Şiir zamanı yaz akşamlarından güzel şiir dolu günler,esenlikler diler... (20/06/2019 17:17)


Duyuru

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Küçük İskender'in Büyük İskender'liğe Terfisi [Devamı]

GEÇMİŞTEN ESİNTİLER:VAYA CON DİOS [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Camdan evde oturanlar başkalarına taş atmamalıdırlar.
    George Herbert

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 4 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine

Çok+ Bir*


Hikâye ile öykü eşanlamlı sözcükler gibi dursa da, edebi(ha)yattan baktığımızda bazı açılardan ayrıldıklarını görürüz. İnsanlık belki de konuşma yetisini kazandığı günden beri hikâye anlatır. Söz sesten kopup yazıya dönüştüğünde de sürer hikâyenin hikâyesi. Yalnız, yazılı olması onu öykü yapmak için yeterli değil.  Epikten koptuğu, incelikli bir biçime kavuştuğu yerde başlar öykünün öyküsü. Yazar, gördüklerine belli bir tasarım yükler. Hatta sözcüğün gücünü zorlar; gözün hatta sesin yerini yeniden almaya soyunur.

İngilizce’de Short Story dense de kısaca öyküdür adı. Dolayısıyla öykü, on dokuzuncu yüzyılda dünyaya gelir: Bir gün, geveze romanla ketum şiir aynı evde yaşamaya başlar. Roman konuştukça şiir susar. Bir zaman sonra roman kendi sesinden rahatsız olmaya başlar. Şiirden konuşmasını rica eder. “Gebeyim,” der şiir, “sanırım bir öykü doğuracağım.”

Şiir doğurmuş,  roman büyütmüş fakat kucağından düşürmüştür onu. Formun ÜstüÖykü o gün bugündür kimsesiz. Elizabeth Bowen’ın deyimiyle tiyatro gibi öykü de herhangi bir gelenekten gelmez. Öykü, kendi ayakları üstünde durmayı başarsa da arayışını sürdürür. Sanki evine dönmek ister. Ama varoluşunu arayışına borçlu gibi, sanki bu paradoksla yaşar.

Dolayısıyla “Öykü nedir?” sorusunun mutlak bir cevabı yok. Tanımlar yelpaze gibi açılmakta. Kimi metni serinletip kimini üşüten bu tanımlardan bazıları eleğin üstünde kalmış: Gereksiz ayrıntılardan arınmış, biçimiyle dili sevişmiş, uzun sınamalardan geçmiş, şiirin tepelerinde gezinmiş fakat kendi doruğuna varmış, yöntemi onu yazan kalem olsa da geçmişi unutmamış olmalıdır öykü. Farklılıkların adıysa özgünlüktür. Çünkü öykü melez bir tür. Ad değil bir üst başlık sayılır. Eleştiri, metinle baş başa kaldığında gözlemlediğinin öykü olup olmadığına karar vermeye çalışır. Her ne kadar Ellery Sedgewick’in deyimiyle “ele avuca sığmayan bir tür”se de öykü, bazı kıstasları var. O, edebiyat kuramıyla köşe kapmaca oynar, kuramla yer yer kesişir, yer yer ayrılır. Bu sebeple öykü nedir sorusunun yanıtı, metnin kendisiyle birlikte işlerlik kazanır. Örneğin öykü okuduğunuzda, birisi yanınıza yaklaşıp şu soruyu sorabilir: Ne anlatıyor? Öykü, bu soruyu dışlar. Her ne kadar belli bir temayı sorunsallaştırmış olsa da öyküye yöneltilecek, “ne anlatmış” değil, “nasıl anlatmış” sorusu. Borges’le duygudaşlık kuracak olursak, metin yaşayan bir şey. Her şey yazılmış, yazar yazıyı zamanda ileriye taşıyan kişi sayılır bu sebeple. Esere sadece yazarın yaşadığı dönemin gölgesi düşer. Öykünün ne olduğuna ilişkin sorular soracaksak eğer, yazıldığı zamandan soyutlamak yanlış teşhise yol açabilir.

 

Ayaktaki Öykü

Üzerine çok şey söylenmiş bir konu hakkında konuştuğumuzun farkındayım. Poe, Hemingway, Gogol, Maupassant, Woolf, Joyce, Oates, Mansfield, O’Connor, McCullers, Carver, Marquez, Cortazar, Calvino, Le Guin… ve daha pek çok yazar sadece öykü yazmakla kalmamış, öyküyü kendilerince tanımlamış. Öykünün ne olduğu kadar, ne olmadığı konusunda da fikir yürütmüş. Öykü, romana ya da şiire göre tarif edilmiş hep. Yine de öykünün dilden başka kimsesi yok. Dil, şiir kadar olmasa da öyküyle gerilimli bir ilişki yaşar ve Cortazar’ın deyimiyle “öykü nakavtla kazanır.” H.E. Bates, “İçine görüş, gözlem, etik değerler, süsler doldurduğunuzda öykü çöker,” der.  Öykünün ayaklarının üzerinde durması önemlidir elbette ama ayaklarının yere basıp basmaması kendi tercihi. Örneğin Poe, öyküde fantastik, kapalı bir dünya kurar, ancak okuru öykü yoluyla yeryüzüne bağlar. Oysa Gogol öykünün ayaklarını toprağa bastırır, okuru sınırsız gökyüzüne salar. Tam burada Poe’nun öykü yazmadığını, asıl öykücünün Gogol olduğunu mu söylemeliyiz? Hayır! Sadece öykünün üst başlık olduğunu doğrularız. Yine Bates’in deyimiyle, “Gökyüzü tuğlayla örülmemişse öykünün boru hattı gibi döşenmediği açıktır.” Önemli olan yazarın niyeti. Yazarın seçtiği gerçekler metince sindirilmiş mi? Kullanılan dil, sözcük seçimi temayla örtüşüyor mu?

Yazar anlatmak istediğine odaklanmamışsa öykü sakat doğar. Ursula K. Le Guin, sözcükleri bedensel ve nefessel kılar. Öykü yazmayı kimi zaman koşmaya kimi zaman yürümeye benzetir. Yani o da öykünün bacaklarında derman olması gerektiğini işaret eder. Anlam daha çok okuru ilgilendirir. Çünkü Umberto Eco’yu da yanımıza alırsak, yazarın ve metnin niyeti buluştuktan sonra okurun niyeti gündeme gelir. Öyküde olmaması gereken şey yazarın gevezeliği ve ahlakçı tutumu. Eğer öykü böylesi bir buyurganlığa dönüşürse sakatlanır. Yarı yolda kalır. Elizabeth Bowen’in söylemiyle bir sanatçı daima bilinçli olamaz. Yazma sürecinde bilinçli tek evre başlamak. Dolayısıyla ilk adım.

 

Okurdaki Öykü

Çehov’un durum öyküsü yazmasıyla Maupassant’ın öyküye olayı getirmesi okur açısından sadece farklı iki lezzet olmalı. İki yazar da kullandığı biçimle dili bütünlemeyi başarır. Fakat dünyada öykünün 1890’lardan sonra hareketlenmiş olmasının nedeni okur. Okurun evrimi öyküyü belirlemiş. Çoğu okur için Çehov anlaşılmaz bir yazardır. Maupassant kötü bir tat bırakır. Teknikten yoksun bu yorumlar akla şunu getirir: Öykünün ne olduğu, hatta iyi öykünün ne olduğu sorusu okur kitlesinden bağımsız düşünüldüğünde, edebiyat hayattan kopar. Bağımlı düşünüldüğündeyse okur için yazan yazar sayısı çoğalır, edebiyat çöker. Julian Barnes’ın 10 ½ Bölümde Dünya Tarihi kitabında dediği gibi, “Etrafta anlatılacak biri yoksa, iyi bir öykü de olamaz.” Eğer anlayışlı bir kitle varsa karşınızda her metni öykü diye tanıtamazsınız. İyi okur bu oyuna gelmez. Çehov okuyan biri sorumluluk sahibi olduğunun bilincindeyse metinden tat alır. Dolaylı anlatım her şeydir Çehov için. Öykü anlatımdan çok göstermedir ona göre. Maupassant daha doğrudancı sayılır onun yanında. Fakat “imgelemi duru, zekâ bütünlüğü sağlam”dır. Ve unutmamak gerekir ki 1900’lü yılların ortalarına kadar öykü maskülen diye değerlendirilir. Çünkü yazarın bilinçdışı okuru uyarmak üzerine kuruludur. Ta ki kadın öykücüler çıkana dek. Örneğin Katherine Mansfield okurdan ziyade öyküyü kışkırtır. Onu gerçek yaşama doğru iter. Romantizmin etkisiyle süren süslü yapay dili devirip “nesneyle göz arasında bağ kuran” Hemingway’se, kendinden önceki edebiyat ormanını devirdiği için baltasıyla anılır. Hemingway karakterden çok yaşayan insan yaratma isteğine sarılır. Böylece öyküde yapay kurguyu reddeder.

Bugün için tanıdık gelen bu söylemlerin, metinlerin yazıldığı dönemde çığır açtığını unutmamak gerekiyor. Bahsi geçen ya da geçmeyen, yıkıp kuran çoğu yazarın başta metinlerini yayımlamakta zorlandığını da… Farkında olarak ya da olmayarak öyküyü de roman gibi ticari başarının hizmetine sunmak isteyen kanonlarla büyük bir mücadele içine girdiklerini de. Bu da öykünün bir toplumsal eleştiri olduğu savını savunmaya neden. Dolayısıyla eksiltmeli dil, okuru en az yazar kadar öykünün yazılmasında aktif kılar. İyi öykü çıkışı itibariyle piyasa değerleriyle istese de buluşamaz. Varoluşu asidir.

 

Dündeki Bugün

Günümüzde türlerin birbirine yaklaştığı ve iç içe geçtiği söyleniyor. Bu konuda tespit ve değerlendirmeler yapılıyor. Fakat ortaya çıkan metin sayısı o denli çok ki, her birini değerlendirip tasnif etmek gittikçe güçleşiyor. Artık dil gerçekliği aktaran değil kuran yapı taşı olarak görülmekte. Yani öykü dili şiirdeki kadar olmasa da metinle kavgalı. İşte tam burada, öyküyü öykü yapan, şimdiye dek kabul görmüş değerleri yok sayıp, öykünün tanımının genişlediğini mi söylemeliyiz, yoksa öyküyü öykü yapan belli kısıtları yaşatmalı mı? Eğer öykünün tanım ve alanının genişlediğini kabul edersek, o zaman eleştiri kuramına gerek de kalmaz. Hayır, öyküyü öykü yapan belli değerler var, diyeceksek, günümüz yaşamını da kapsayan bir yerden, ölçütler sıralamalıyız. Okuru gözeten bir yerden mi yapmalıyız bunu?  Yoksa yazınsal yolculuğu ve öykünün öyküsünü referans alarak mı? Gerçekten tür diye bir şey kalmamış mıdır? Sadece metin mi vardır artık? Öykü, Poe’nun çantasından mı, Gogol’ün paltosundan mı çıktı sorularına tercih yapmadan cevap vermek bile daha kolay sanırım.

Bugün öykü, roman ya da şiirle değil, deneme ve anlatıyla birlikte sınanıyor. Anlatımcı, iç dökmeci metinler öykü sayılıyor ve yayınevleri -okurun talebi bu yönde olduğu için- kuramı hiçe sayıyor. Elbette iyi öyküler de yazılıyor ama bu öyküler okura ya ulaşamıyor ya da popüler olanın altında kalıyor. Kaygının sadece yaşadığımız zamana ait olmadığını bilmek içimizi rahatlatsa da, tartışma ve değerlendirmelerdeki sığlık dikkat çekiyor. Bir defa edebiyat dışı faktörler devreye giriyor. Asıl can sıkıcı olan bu. Ki öykünün doğumu,  romanın popüler olduğu bir çağda gerçekleşir. Her öykücü kendi tekniğini “öykü nedir?” sorusuyla buluşturur ve öneriler sunar. Mesela Çehov’a göre öykü bir anın resmedilmesidir. Bu aslında şiirsel bir tanımdır. Oysa öykünün şiirden çok drama yakın olduğunu söyleyen Erna Kritsch Neuse’ye göre an yerine durum kelimesi kullanılmalı. Çünkü ruhsal zaman içerik zamanı aşar. H. G. Wells’e göre yarım saatte okunabilen metindir öykü. Martin Walser’e göreyse öykü gerçekliği temsil etmez, üstgerçeklik yaratır.  Thoreau’ya göre öykünün uzun olması değil, onu kısaltmak için gereken sürenin uzun olması önemlidir. Poe’ya göre öykü, dilini şiirden alan, yüzeyde kalmayan ve tek bir sabitin etrafında dolananken;  Cortazar’a göre basit olayları geniş, sonsuz bir gerçeklikle ilintileyip, sade ve kısa anlatmaktır. Mansfield kendi öykülerini Çehov’un öykü anlayışına bilinçakışını katarak kurar. Ya da McCullers, Cortazar gibi öykülerinde sıradan yaşamı olağanüstü ve gizemli öğelerle kırar. Gogol küçük insanların yaşamlarını anlatırken nedenselliğe sarılır. Tolstoy romana has bir özellik olan karakter yaratma başarısını öyküde de kullanır. Marquez büyülü gerçekliği nedenselliği ört bas ederek gerçekliği göstermenin bir yolu sayar. Yakın dönemde Türkçeye çevrilen Ali Smith’in İlk Kişi Ve Diğerleri isimli kitabının birinci öyküsü, “Gerçek Kısa Öykü” tamamen öykünün ne olduğunu sorunsallaştırır. “Bütün kısa öyküler hasret çeker,” sözüyle Smith, doğrudan söylemese de öykünün erotik, romanın pornografik olduğuna dair işaretler verir. Fakat öykünün arayış olduğu saptamasını “hasret” sözcüğüyle kurar. Yani öykü kendinden öncekilerle diyalogunu sürdürür.

 

Kısadaki Öykü

Borges, öykü yazarlarına tembel romancı der. Bu dalgacı tavır, öyküye neden kısa dendiğine ilişkin görüşleri bütünlemez. Kısa deyince metindeki sözcük sayısı, metnin okunma süresi kastedildiği gibi, içerik zamanla ruhsal zaman arasındaki gerilim de tartışmaya katılır. Zamansal kavrayışa göre öykünün kendisi değil, olayın kısa olması türü belirler. Öykünün novellayla dansıdır burada kastedilen. Hatta ruhsal zaman gündeme geldiğinde öykünün tek bir anı hedeflediği düşüncesi dağılır. Çünkü anlatıcı odaklanılmış anın dışında başka zamanlara da dokunur. Okurun okuma zamanını da ekleyince öykü uzar. Bu defa Türkiye’den örnek verelim. Örneğin, novella dense de Leylâ Erbil’in Cüce’si kimilerince roman sayılır. Çünkü metnin okunma süresi içerik zamandan hayli uzun.

 

Bugündeki Dün

Bu yazıda Türkiye öykücülüğüne değinemedim. Oysaki varmak istediğim yer tam da bugünkü öykücülüğümüz. Dünya edebiyatını çevirinin olanakları dâhilinde takip edebilme şansına sahibiz. Fakat kendi öykücülüğümüzü yakından seyredebiliyoruz. Öykünün yolculuğu edebiyatımızda dünyadakinden farklı bir süreç izlemiş. Birbirine değen ve eklemlenen bir anlayıştan çok, dönemlerden bahsetme zorunluluğu, başka bir yazıya kapı aralıyor. 1980 sonrasına gelindiğindeyse öykü anlayışının bütünlüklü bir üst başlıkta incelenemediği gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla öyküye ilişkin söylediklerimiz yazarın niyetiyle metnin niyetini anlamaya dönük bir çabayla sınırlı kalıyor.

Fakat gerek dünyada gerekse Türkiye’de öykü değerlendirmelerinden bize kalan belli başlı ortak yanlar da yok değil. Bir defa öykü kişilerinin ideal tiplerden çok dışlanmışları kapsadığını söyleyebiliriz. Gündelik olay yerine olağanüstü konular işlendiğini bir de. Atmosferin gittikçe öyküde baskın unsur haline geldiğini ve metnin gücünü yer vermemekten aldığını, ima ettiğini… Ve hangi tür anlatıcı kullanılırsa kullanılsın, her şeyi bilmeyen anlatıcılara rastladığımızı. Betimlemeden çok imge yoğun olduğunu… Dolayısıyla öykü ana çizgilerle sürer. Bir nevi inşaat işçisi gibi çalışır öykücü. O, sadece evi kurar. Kiralayıp kiralamamak ya da kiralarsa dayayıp döşemek okurun işi.

Gizem sanatı olan öyküde, kişilerin söylediklerini duyar, yaptıklarını görürüz. Ama neyi neden yaptıklarını bilemeyiz. Dilin öyküyle yaşadığı gerginlik bize kuşku olarak döner. Öyküdeki her nesne göstergeye dönüşür. Öykünün başarısı ilk cümleyle son cümle arasındaki yakınlıkla ilintili. İki cümle arasındaki boşluğun nasıl doldurulduğu öyküyü öykü yapar. Gerçeklikten de muaftır artık. Kendi hakikatini kurar. O’Connor’dan destek alırsak, kelimelerle hayat kurma yeteneğidir öykücülük. Her sözcük yaratılan anlamı doğrulamalı, bütüne hizmet etmeli. Bu sebeple ilmek ilmek dokunmalı öykü. Böylece derinlik de sağlanmış olur. Durgun da olsa deniz denizdir. Taş atıp dalgalandıransa okurdur. Öykü bitse de okurda sürmeye devam eder. Walter Benjamin’in deyimiyle, iyi öykü gerçek andan daha güçlü. Okurun daha aktif olduğu bir öykücülük hedeflenmeli. Fakat yazının ortasında da belirttiğim gibi burada tehlike çanları çalar. Çünkü nedense beklenen yazarın azlığı kadar, çağrılan okur da az. Üstelik nitelikli okurların çoğu aynı zamanda yazar. Piyasa öyküye kıran kırana savaş açmış gibi. Fakat biz daha çok edebiyat içinde kalmalı, öykünün dille sınavının en önemli sorunumuz olduğunu fark etmeliyiz. Yeter ki iyi öykü yazılsın. Varsın türün doğasına uygun olarak kapı aralık bırakılsın. O kapıyı örtmek ya da sonsuza kadar dayalı tutmak okura kalsın, desem bu yazı biter mi? Sanmam. Devam eder…

 

2019-03-10 / 2019-04-30

Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

Nilüfer Sarp
AK GELİN
teşekkür ederim sevim yakıcı hocam. sevgi v...
(Nilüfer Sarp tarafından)
Devamı
Nilüfer Sarp
YÜREĞİME OD DÜŞTÜ
teşekkür ederim fatma gümüş hocam. sevgi ve...
(Nilüfer Sarp tarafından)
Devamı
Nesrin Önem
SEVDAN GELİR AKLINA
Şiir zamamı radyosu seçki kuruluna Çok çok te...
(Nesrin Önem tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
//*FİRARİ SANACAKLAR BENİ...
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
SEVDAN GELİR AKLINA
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Yüzsüzz
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
ÖLMEDEN ÖLEBİLMEK
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Fatma Gümüş
YÜREĞİME OD DÜŞTÜ
Gün seçkimizin kıymetli şairini Şİİr zamani...
(Fatma Gümüş tarafından)
Devamı
Fatma Gümüş
AVUÇLARIMDA ÖLEN TARLA KUŞUNU...
Gün seçkimizin kıymetli şairini Şİİr zamani...
(Fatma Gümüş tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
BİLDİĞİN YOLDAN ŞAŞMA
doğru yol her zaman kazandırır kişiye... kut...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
AK GELİN
 gÜnÜn seÇkİsİne ve deĞerlİ kaleme ...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Resmini Çizdim
 gÜnÜn seÇkİsİne ve deĞerlİ kaleme ...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
//*EKSİK ŞARKI...
 gÜnÜn seÇkİsİne ve deĞerlİ kaleme ...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Bir Masal Yazdım Bize
 gÜnÜn seÇkİsİne ve deĞerlİ kaleme ...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Bilgisayarın Tuşları
 gÜnÜn seÇkİsİne ve deĞerlİ kaleme ...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
Ayrı Yazılır Hoşça Kal
ayrı yazılsa da hoşça kal yine de hüz...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Tahir GÖRENLİ
BAYRAM TADINDA
Şiir zamanı ailesine yönetim kuruluna ve ramaza...
(Tahir GÖRENLİ tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
Hayat Sahnesinde Rolüm Kalmadı
...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
19 Ağustos 1999
...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
Bir Masal Gecesinde
...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı

Linkler