Şiir Zamanı Ailesine Yeni Yılda sağlık, mutluluk, huzur, barış, kardeşlik ve sürekli başarı dileriz. (30/12/2019 10:27) | Şiir Zamanı 6 yaşında… İlkelerinden ödün vermeden güçlü kadrosu ve güzel yürekleri ile altı koca yıl el ele, gönül gönüle… Nice yıllara hep birlikte. (21/12/2019 01:04)


Duyuru

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Ursula K. Le Guin şiirleri ;'' Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak''  [Devamı]

Memleket Hikayeleri'nin 100.yıl Özel baskısı [Devamı]

''Gözlerim sığmıyor Yüzüme'' Yeni baskısıyla [Devamı]

YaŞar Nabi Nayır [Devamı]

James Bond Romanlarında Türkiye ve Türkler: James Bond;Eric Ambler ve MUSTAFA KEMAL [Devamı]

GEÇMİŞTEN ESİNTİLER :SEZEN AKSU (MİNİK SERÇE) [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Yine de beddua edemem sana, Allah ne mutluluğun varsa versin..
    Özdemir Asaf

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 2 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

DİL STRATEJİSİNİN EDEBİYATA ETKİSİ

Lise yıllarının hedefsiz, ne amaçla yapıldığı bilinemeyen bir müfredâtındaydık bir zamanlar. Ne zaman sorsak büyüklerimize: "Büyüyünce anlarsınız!" derlerdi ya; "herhâlde vardır bir şey bunda" diyerek sabretmiştik. Ancak bizler, bir şekilde kurtulduk; ama sonraki kuşak ne yapacak? Bizim çocuklarımıza da aynı anlaşılmayan yapılarda, niçin karma dillerin ahengi veriliyor ki? Onların da yabancı puzzle'lar ile oynamasının gerekçesi ne olabilirdi?

 

Aslında artık böylesi karma bir dilimiz olmadığı için buna gerek yok derken; çoğunluk, 'arûz, bir zamanlarki kültürümüz' diyerek buna karşı çıkıveriyordu. Hiç kimse, karma dilin zenginliği yerine, ondan iğrenip kopmak istemezdi elbette; ancak halkınız anlamıyorsa, kimin için kullanıldığı belli olmayan bu iletişim keşmekeşi, niçin gündemde tutulsun? Öte yandan kopukluğun giderilmesi için aynı dili geri getirmek gibi bir çözüm politikası yoksa; niçin eskisinde direnç vardı? Dil Devrimi'nin sonuçlarını kısmen benimsemek gibi bir seçeneğimiz var mı ki; halk dilinde arıca, edebiyat diline karma (saraylıca) iş yapalım! Demek ki, edebiyattaki diretme, temelsiz bir gerekçeye dayanıyor olmalıydı.

 

Gelelim karma bir dil içinde, çoğunluğu yabancı sözcüklerin oluşturduğu dağarcık harmanında, üstelik o dillere özgü bir kuralı, bugün için ahenk aracı olarak mâsum göstermeye çalışmaya. Tam tersine, kendi kültürünü unutturmayı sümen altından başaran bir dil olmaktan öteye gidemeyen bir yaklaşımı, henüz imparatorluk bile olmamışken Türkçe'nin geri bırakılmasını anlamak oldukça güçtür. "Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu, DİVAN ŞİİRİ" kaynağında da belirtildiği üzere, fethedilen yerlerin dilinin resmî dil olarak benimsenmesi, edebiyâtın da etkilenmesine yol açmıştı bu karma yapıdan. Yani açıkçası, kendi kendimizin dilini mi oyduk saman altından? Kendi kendimizi anlamak istemedik mi, kültürümüzün baskın olmasını düşünmedik mi hiç? Onca asimilasyona karşı durmaya çalışırken bugün, o zamanlar bunu niçin ikinci planda tuttuk? Kendi kendini asimile eden bir kültür düşünün; yanıtını vermeye korkarsınız!

 

Gelelim bu karma bir dil içinde çoluk çocuğa onca sözcük katarını ezber ettirmeye. Anasından kendi diliyle okumaya gelmiş ve onunla sanat yapmayı bekleyen onca küçüğe birdenbire: "İşte, sanat diliniz bu; haydi davranın, fâilün, imgeleri düzün, fâilâtün, harfleri uzatın, mefâilün, hattâ ipe un serin!" deyiniz bakalım. Kendi adıma bir itirâfım var: "İngilizce dersinden bu denli korkmamıştım!" O derslerde hiç olmazsa, sözcüklerin anlamını resimlerle gösteriyorlardı, edebiyat dersindeyse sözcükler açıklanmadan,: "şair, burada ne söylemiş?" sorusu tahlil gibi istenirdi. Çeviri mi yaparsınız, karma dil mi öğrenirsiniz, yoksa edebiyatta kendi dilinizle bir ahenk mi? Hangisi aklınızda kalsın ki; anlamı hiç bilinmeden yıllarca hiç bir yerde geçmeyen taş plakları, hangi gramofon ile çalabilirdiniz? Öte yandan, aynı sözcükler kombinasyonu ile bir kere daha yazılamayan, yabancı bir metni, kendi edebiyâtımızı geliştirmek adına, hâlâ nasıl tutabilirdik elimizde?

 

Aslında her birimizin merak ettiği ve kaynağını bilemeden geleneksel olarak uyguladığı (yani uygulama işinin, sorgulamadan daha kolay olduğu) hâllerin bir sonucuydu bu dil harmanı. Daha zengin bir dil mi aranıyordu edebiyat için, yoksa her nereye ayak basarsanız basınız, orada egemenlik mi; kendi kültürünüzün izlerini unutturmak pahasına mı ayrıca? Görüldüğü üzere, kavim savaşlarının üstünlük ilişkilerinin bir sonucu olarak gelişen farklı dil katışıklığı, önceliğin, kimliğin ne olacağı sorunlarına çekiyor düşünen kalemleri gayri ihtiyarî. Esasen olağanüstü bir dağarcığa sahip olduğumuz besbelli. Zamanında, uydurukçuluğa kaçmalarına gerek bırakmayacak derecede hem de. Çünkü zaten, dilin kendi elastikliğinde oldukça anlaşılır sözcükler türetilivermiş köklerinden doğaçlama olarak. Bu konudaki tartışmalarda, özellikle dil stratejisinde birbirine karşı görüşler olduğundan, karşıt fikirleri birebir eşleştirmek ve çözüm önerilerini yanı başında vermek; daha verimli bir tartışma tekniği olacaktır.

 

Bir yandan anlaşma aracı olan dilin etkinliğini korumak, arılaştırmak için çalışmalarımızı sürdürürken, öte yandan bugünün şairleri gibi; bu aracı kullanan toplulukların yaşam biçimlerini, kendi dillerinde içtenlikle anlatma uygulamalarını izlemekteyiz. Gerçekten de 'arûz', dilimizin dışındaki yapılarda uygulanan bir yöntemdi, o dillerin sözcüklerinin, halk dilinde hiç kullanılmadığı hâlde, saray dili olarak önümüze gelmesi; ahenk adına dilin anlaşılırlığından ödün verilmesini benimsemek çok güçtü.

 

Bu konular, bazılarına göre sakız çiğnemek gibiydi; zaman zaman gündeme getirilen ve dokunulmamış alanlara değinen parlak adamlarca kaşınan akademikler gibi. Ama aslında tam tersine deneyimlendikçe deşilmesi gereken bir geçmişinin olduğu ortaya çıkıyordu bu genetik bozunumun içinde. Fatihler çağının etkileriyle karar verilen resmî dil değişikliklerinin, edebiyata yansımasından başka bir şey olmadığının altını çizmek gerekiyordu bu katışıklığın gerekçesinin.

 

Aruz'a bir gelenek olarak bakmak; yıllardır karma bir dilin içinde tutulmuş olmasıyla açıklanabilir. Bir başka dilin kurallarının, edebiyatımıza ilk giriş nedenine ve dilin uygun olup olmadığına bakmadan gelenekleştirirsek; kendi kültürümüzü çağlar boyu geriden izleyen bir konuma düşürürüz. Kültürler arası iletişimden kaynaklanan bir geçiş yolunun meşrûluğuna dayalı olarak, küresel iletişime açık olunabilir. Ancak bu, bir toplumun kendi içindeki birliğinin biricik temeli üzerine dek yayılırsa, daha özenli olmak gerektiğini düşünmeliyiz.

 

Divan / arûz; dilimize yabancı kalan ve içinde uzun sesler barındıran sözcüklerle yazılabilen bir vezin kuralı olup, dilimizin güzelliğini göstermeye ilişkin değildir. Ancak öte yandan bu kurala uyan şiirlerde, genellikle karma dil kullanıldığından; şairlerin Türkçe değil, Osmanlıca olarak bu edebiyatı uyguladığı söylenebilir; sergiledikleri ürünlerin sayısı da kısıtlı olup, ahenk barındıran klasik yapıtlardır, yok sayılamazlar.

 

Bir dilin başka bir dile dönüşmesiyle sonuçlanan bir (İran Edebiyatı) geçiş sürecinde; Türkçe'ye değil, Osmanlıca'ya sinmiş olan bir kuraldan söz edebilirdik aslında. Bu dilin karma ses yapısı öne çıkarılarak, halkın kullanmadığı sözcüklerle dile getirilebilecek duygu ve düşüncelerin ne kadar sınırlı kalacağını takdir edersiniz. Bugün 'arûz'u kullanan şairlerin bulunduğu açıktır; ancak kullandıkları dile bakarsanız, bazen 'Eski Türkçe' denilen Osmanlıca yapılarla icra edildiği anlaşılacaktır.

 

Aslında Türk şiiri'nin, Türkçe ile yazılması gerektiğinden ve şiir dilinin de halk diline yakın olması zorunluluğundan daha güçlü bir ilke, bir sanat dalı için asla bulunamazdı. Kendi dilinde daha kolay ifade edilen duygu ve düşünceleri, başka dillerin kurallarına göre uyarlamaya çalışmak ve yeni arayışları da buna bağlamak; Türk Şiiri ile ilgili olmasa gerektir.

 

Marşımız, Osmanlıca ile Türkçe arasında kalan ve bir geçiş döneminin epik şiiridir. Onu sadece karma dilinden dolayı reddetmek mümkün değildir; o, ülkenin kuruluşunda klasik bir yapıt durumuna yükselmiş olup, yazıldığı dilde okunması ve ne demek istediği de gençlere çevrilerek açıklanması gereken bir ortak mirastır. Yani, yeri özeldir; ama bunun bir devamı yoktur, bir kere daha asla yazılmayacaktır. Bir kalıptır, belki de bir zaman portresidir; yahut dilden dile çevrilmesi gerekmeyen bir görsel, bir 'Rembrandt'tır. 

 

Bir edebiyat külliyatı olarak, bu birikimin gözardı edilmesi gerekmez, bir tarih olarak okutulur, yapılan çalışmaların da sadece ruh güzelliği açısından değil, dil ve edebiyat arasındaki ilişkilerin bilim dalı olarak incelenmesine de fırsat verecektir. Bu arılaştırmaların, önceki kültür birikimlerinden kopma istemi olarak değerlendirilmesi de doğru sayılmaz. Çünkü halk dili için olması gerekenin, yalın ve anlaşılır çıktılar olacağını bile bile, karma dil ve sanat için çabalamak anlamsız kalacaktır. Varılmak istenen hedef doğru olduğuna göre, arılaştırma için gerekenin, eskilerle uğraşmak olmadığı görülecek; dilin kendi içindeki duruluğa giden ve sanat için kalıcı bir çözümü sağlayıcı doğal tekniklere yönelmek yeterli olacaktır. Bu nedenle kaynağın, Asya ve Afrika olması önemli değildir. Hangi kavim olursa olsun, bir dilin ilkel olduğuna ilişkin bir değerlendirme de söz konusu olmadığına göre; çağdaş olmanın bir Avrupa diline yakınsamak olmadığını da söylemek; bu konularda duygusal, tinsel eğilimlere göre değil, filoloji ve epistomoloji ışığında; linguistik yaklaşımlara yol açmak zorunda olduğumuzu da açıklamış olacaktır.

 

Dilimizdeki dertleri konuşmanın zamanı gelmiş, geçiyordu aslında. Karma dilin verdiği çarpıklığı gidermenin, dildeki yaraları onarmanın, çözüm için adım atmanın bir paydaşı olmak zorundayız, kalemlerin kendi dilinde ışıldayabilmesi için.

Orhan Tiryakioğlu | 15/02/2014

8 Yorum | 1111 okunma | 0 beğeni

Yorumlar

Yorum Yapabilmek için Üye Girişi Yapmalısınız

Orhan Tiryakioğlu 17/02/2014 10:45

Merhaba Yasemin Hanım, Aslında çoğumuz yeni bir pencerenin içindeyiz efendim. Çünkü çektiğimiz sıkıntılar aynı, günlüğümüze yansıyan açmazlar da pratikte aynı; dilin karmaşıklığından kaynaklanan bir karmaşa yaşıyoruz işte. Dile sahip çıkmanın tarihine değinmekle de, doğru bir noktada olduğunuzu algılattınız zaten. Çünkü o tarihi yanlış değerlendirdiğinizde, hangisinin aslımız olduğunu bilemezsiniz; birileri Osmanlıcayı aslı zannedebilir de.. Oysa gerçek değişim (aslından kopuş) süreci, göçebeliğin doğal hareketliliğinden ve monarşik düzenlerdeki kararların etkisinden doğmuştu. Bu anlamda Osmanlı Dönemi, Türk kültürünün aslından bir dönem uzak kaldığı tarihi anlatır. Hele giderek mutlak monarşiye varan, devletin tek bir kişi tarafından ve hiçbir sınırlamaya bağımlı olmadan yönetildiği zamanları düşlerseniz, halkın geri planda kaldığını, konuştuğu dilin öneminin olmadığını, ikinci el kültürle yola devam edildiğini de görürdünüz. Katkınız güzeldi, nicelerine, selamla.

Orhan Tiryakioğlu 17/02/2014 09:51

Sayın Melek Kırıcı, uğramanıza ve değerlemenize çok teşekkürler, selamla.

Orhan Tiryakioğlu 17/02/2014 09:50

Ramazan Abim, Sizin de ayrıca değerlendirdiğiniz üzere, tarih boyunca Türklerin göçer / gezgin oluşundan da kaynaklanan toprak (jeopolitik) değişimi; büyük ölçüde bir kültür etkileşimi yaratmış. Ancak bu değişimin temelinde; üzerine yerleşenin değil, üzerinde önceden bulunanın / konuşulanın baskın geldiği bu kültür tercihi, kimliğin asıl biçiminin giderek silinmesine, unutulmasına yol açmış. Politik nedenlere dayandırılan bu kültür seçimi, kimliğin asıl görünen yüzü olan 'dil'e dokununca, geleneklerimizin ortaya çıkan yeni karma dil ile tanımlanmasını ve sürdürülmesini bırakınız, dil dağarcığımızın bile göz ardı edilmesi sonucunu doğurmuş. Yani her savaşla açılan bir kapıdan girerken Türklerin buna bağlı olarak yer değiştirmesi, topraklardan göçmek yerine, kültürden göçmeye kadar vardırılmış; bugünkü tanımla kültürümüz göçmüş. Belki de çoğu Osmanlı kültürseverinin fanatiği olduğu karma dil / divan edebiyatına sarılması ve buna ek olarak kültürümüzde kopukluk yaratacağı ileri sürülen yenileşmelere soğuk bakması; yeni bir şey değildi. Çünkü Orta Asya ile Anadolu arasındaki dönemde de benzer bir kültürel kopukluk gerçekleştiğini unutturmuş; bugünkü kültürümüzü (dilimizi) korumanın, ikinci bir kopukluk değil, aslında bunun, 'kültürümüze bir geri dönüş' olacağını perdelemiş. Çok teşekkürler katkınıza, selamla.

Orhan Tiryakioğlu 16/02/2014 23:19

Ramazan Abim, paylaşımın için çok teşekkürler.. Bizim kızın nikah olayı vardı, yoğunluk ondandır. Bu akşam da foto paylaşımını onurlandıranlara yanıt yazmakla uğraşıyordum Facebook içinde.. :) Makale için gelen değerli yorumlara ancak yarın sabah bakabileceğim umarım :) Selamla.

Yasemin Demir 16/02/2014 19:51

Orhan beyin dil üzerine yazdığı bu kapsamlı makaleye öylesine uğramak ve yazmış olmak için yazmamak gerekiyor ,zira doğru söylenmiş sözler üzerine doğru deyip geçmek işin kolay tarafı doğrulara doğru ve katkı sağlayan pencerelerden yaklaşmalı .Bu yazıyı üç kez okudum üçünde de yazılanların ek bir pencere açamadığımı düşündüm tam bir şeyler karaladım net gitti ama Ramazan beyin yorumu ile sizin yazdıklarınız doğrultusun şunları düşündürdü makale; Dilin edebiyata etkilerini yazılan şiirlerde hikayelerde gözlemliyoruz ,aslolan dilin stratejisini belirlerken hangi tarihlere sahip çıkmaktan bahsettiğimizi bilmek ki Osmanlı dönemine kadar uzanıp aslımız bu da diyebiliriz ki yazılanlara baktığınızda Osmanlıca ,Farsça ağır anlaşılmaz bir ortaya karışık haller görülebiliyor aslını inkar eden haramzadedir diyenler var aslının ne olduğunu anlamayanlar var internet lisanı ile yazanlardan tutun TDK nın ne olduğunu gogulda arayanlara kadar bir çok kişi görmek bile mümkün oluyor dilin bilgisimi yoksa bildiğimiz dil mi sorular o kadar çok ki fakülte çıkışlı edebiyat öğretmenleri bile bu kaosa bir taş atıp çözüm ve doğrular yerine yeni akımlarla kafa karıştırabiliyorlar .Öncelikle TC yazı kanunu ile kabul edilen ve TDK kuralları ile okullarımızdan beri öğrendiğimiz bir dil var ve edebiyat adına bu lisanla yüreğimizi ifade etmeye çabalıyoruz ama zengin kelime dağarcıklarından yararlanalım diye soyumuz taaa saraylara varır deyip aruzu kendimizce Türkçe uyarlıyoruz sonra halk edebiyatında ki ağızlara serbeslik adı altında aşırı serbestlik tanıyıp kendimiz bile yazılanları anlayamaz oluyoruz sokakta karşılaştığımız gençlerin yürek lisanlarına bakıp'' dımııı ,slm ,nbr, '' gibi konuşan kalplerden bizim yazdıklarımızı okumalarını bekliyoruz ahlıyoruz vahlıyoruz kitaplar okunmuyor ,şiirler okunmuyor diye ağlıyoruz daha olmadı usta şairlerin şiirlerinin bile altına Mevlanadan'mış gibi yazıp nette paylaştıklarımızı fark etmiyoruz .Geçenlerde nazım hikmetin bir mısrasının altına Mevlana yazıp paylaşmışlar ve ben çok güldüm bunu payalaşanların da şiir yazdığını düşününce buyurun stratejiye başlamak için bir yerden başlamak lazım ama önce kendimizden dedim efendim kutladım abicim benim pencerem sanırım katkıdan çok dertleşmeye yönelik oldu saygımla...

Melek Kırıcı 16/02/2014 12:40

Nicelerine Orhan bey teşekkür ederim. Saygılarımla..

Orhan Tiryakioğlu 16/02/2014 11:04

Sayın Melek Kırıcı, Paylaşım dostluğunuzdan çok etkilendiğimi belirtmeliyim. Alçakgönüllü, kadirşinas ve vefalı tutumunuzla, paylaşımın kalitesini yükselttiğinizin de bilincindeyim. Şiirlerinizin, üye dostlarca değerlendirilmesine de büyük bir etki bırakıyor canlılığınız. Efendim, dil üzerindeki tartışmaları canlı tutmak, kalemleri düşündürmek üzere bir tetikleyici olarak görev alıyorum, dil şövalyesi gibisinden görev biçiyorum kendime belki de. Nicelerine diyelim, çok teşekkürler uğramanıza, selamla.

Melek Kırıcı 16/02/2014 10:38

Merhaba Orhan bey. Bu kadar özenle hazırlayıp okunmak üzere sunduğunuz bilgiler paha biçilmez.Kaleminize teşekkür borçtur, teşekkür ederim. Zaman, dilimize öz sözlerimize sahip çıkma zamanıdır. Kalemlerin kendi dilinde ışıldayabilmesi dileğiyle.. Saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

vahdet çil
Ansızın Biter Gece
sayın ramazan boran'ın şahsında,Şİİr zam...
(vahdet çil tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
Düriyenin Güğümlerinin Kalaylanma Durumları
eyvallah ablam saygıyla... ...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Hadi Beh Diyesim Geldi
Hayat çelişkiler toplamıdır belki de bilmiyoru...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Hasan  Büyükkara
Hadi Beh Diyesim Geldi
Hayat saçma sapan diyenlere hadi beh demiş şiir...
(Hasan Büyükkara tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
GÖSTER YARAB!
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Ansızın Biter Gece
günün seçkisini ve değerli kalemini  Şi...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Düriyenin Güğümlerinin Kalaylanma Durumları
Düriye laf ola..bu düriye   aynen tür...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Hadi Beh Diyesim Geldi
Iyi etmişim he valla...hep ciddi mi olacağım ya...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
Hadi Beh Diyesim Geldi
İyidir saçmalamak ara sıra zararı yok. kutla...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Gürsel  İleri
Şiirler Kalır
Şiirimi günün seçkisi'ne layık gören Şiir z...
(Gürsel İleri tarafından)
Devamı
Gürsel  İleri
Şiirler Kalır
Çok teşekkür ederim fatma hanım. selam ve sevg...
(Gürsel İleri tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Şey//
Ne mutlu bize ki, işte o insan varlığının bir...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Abbas Yurt
Velayet.....
Tebrik ediyorum .anlamlı ve ustalıkla yazılmı...
(Abbas Yurt tarafından)
Devamı
Fatma Gümüş
Velayet.....
Gün seçkimizin kıymetli şairini Şİİr zamani...
(Fatma Gümüş tarafından)
Devamı
Fatma Gümüş
Şiirler Kalır
Gün seçkimizin kıymetli şairini Şİİr zamani...
(Fatma Gümüş tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
gönlümdeki avaz
...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Kask
güne düşen bu güzel çalışmayı ve şairi...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Vurulur Yüreğin Kanar Gidersinn
güne düşen bu güzel çalışmayı ve şairi...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Sevim Yakıcı (Almila Kargülü)
Saçlarında kalan türkü...
güne düşen bu güzel çalışmayı ve şairi...
(Sevim Yakıcı (Almila Kargülü) tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
Hangi Duruma Göre Neler Yapılır - 1 -
teşekkür ederim nesrin hanım... ...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı

Linkler