"İstanbul'u dinliyor gözleri kapalı". Başında eski alemlerin sarhoşluğu.. Fıstıkların arasından doğan ay ışığında Orhan Veli'yi sevgi ve özlemle anıyoruz. (14/11/2017 06:38) | Kurtuluş ve Kuruluş yıllarının önderi, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK'ü sonsuzlukta kalıcı kılmanın 79. yılında sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz. Ruhu Şad Olsun. (09/11/2017 22:20) | ŞİİR ZAMANI DÖRT YAŞINDA ...NİCE DÖRT YILLARI ŞİİRLE DOLDURALIM,DOĞRU ZAMANDA,DOĞRU YERDE YANİ ŞİİRİN ZAMANINDA .... (19/10/2017 00:14) | Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!… -Neşet Ertaş (28/09/2017 16:16) | Şiir zamanı ailesi umudu besleyen, süsleyen kötü haberlerin olmadığı, bir güzel gün daha diler. (14/07/2017 15:17)


Duyuru

Tülin Şen Altınlı güzel yürekli meleğimiz unutmadık unutturmayacağız  [Devamı]

 İçimizden Bir Cevher Mesut Turgay Kılıçoğlu [Devamı]

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Hayatımda ilk kez birisi bana “Kendine çok dikkat et” dedi sadece. Anlamış onun kalbini taşıdığımı herhalde.
    Cemal Süreya

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 8 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gözün Kör Dediği




Çalışma arkadaşım Muzaffer'in evinde tanıdım Meltem'i...

Apartman merdivenlerinden usulca çıkıp on numaralı dairenin önüne geldiğim de, bir misafirde olması gereken bütün özellikler tastamam mevcuttu bende; afili ve temiz giysiler, aynadaki muharebeden zaferle ayrılmış saçlar, yol boyunca terennümle ezbere alınan nezaket kuralları ve çam sakızı çoban armağanı küçük bir hediye. Kapının önüne geldiğimde kısa bir an tereddüt yaşadım: 'Acaba geri mi dönsem?' Telefon açıp işimin çıktığını söylerim, anlayışlı adamdır Muzaffer.' 'Saçmalama, buradan geri dönülür mü hiç.'

Kapıyı Muzaffer'in eşi Aslı açtı. Çevresine yaydığı erinci bana da uzatır gibi elini uzattı ve samimi bir 'hoş geldiniz' ile o sıcacık evin içine düştüm apansız. Az sonra Muzaffer göründü; elini beline bastırmış, dört parmağı ile arkadan beline destek verirken başparmağı ile de oma kemiğinden destek alıyor. Elini bana uzatırken yüzündeki ince bir sancının, elmacık kemikleri ile gözünü çevreleyen bir yay gibi açılıp kapandığını görüyorum. 'Kusura bakma. Bizim afacanla boğuşurken bu hale geldim' dedi. Gülümsedim. Hem misafir kısmı öyle olur olmaza kusur gözüyle mi bakarmış? Ev hali bu; umulana değil bulunana gülümsemek gerek.

Odada bizden başka biri daha var; televizyonun karşısındaki koltukta hiç kıpırdamadan oturan bir kadın. 'Kimin geldiğini merak edip başını çevirme zahmetinde bile bulunmadığına göre, varlığımdan pek de hoşnut değil' diye geçiriyorum aklımdan. Keşke kırılgan olacağıma düpedüz alıngan olsaydım. O zaman işim kolaylaşırdı. İnsanları incitme konusunda sakınmasız hoyratlaşan insan kalabalığının içinde, gücendiklerimin sayısıyla başa çıkamayacağımı anlar, bir kalemde alınırdım hepsine. Ortada alınacak kimse kalmayınca da kalbime, asla kırılmayacağının teminatını verebilirdim.

Ona doğru yaklaştıkça nedensiz bir korkunun tüm vücudumu ele geçirmeye çabaladığını hissettim. Mimiklerime dost canlısı bir gülücük kondurup 'merhaba' dedim. Tokalaşma için elimi uzatmadım. O da uzatmadı... Hemen yanındaki koltuğa otururken, yol boyunca ezberime aldığım nezaket kurallarını anımsamaya çalıştım. Kahretsin dördüncü maddeyi unutmuştum işte! 'İlk intiba çok önemlidir. Temasın insan ilişkilerindeki yapıcılığını göz önünde bulundurursak, cemiyette bulunan insanlarla tokalaşma suretiyle selamlaşmak, saygın ve samimi bir ilişkinin ilk adımıdır diyebiliriz. Tokalaşırken, el kaslarının direncine de dikkat edilmelidir: Zira tanışmakta olduğunuz kişi ürkek bir kuş gibidir; çok sıkarsanız ölür, gevşek bırakırsanız uçup gider...' Hayır, hayır! Bu kuş bu maddeye ait değildi. On dördüncü maddedeki; bir kadının yatak odasına sızmayı başarmış er kişinin kuşuydu. Of! Ezberim çok kötü. Çarpım tablosunu ezberden sayamadığım için az mı kara tahtanın önünde tek ayak cezaya durdum.

Kadın umursamaz tavırlarını sürdürmek de kararlıydı; yarım ağızla geçiştirdiği 'hoş geldiniz' yetmezmiş gibi gözünün ucuyla da olsa bakmıyordu bana. Bulunduğu her ortamda dikkatleri çekmeyi kolayca başaran hatta sivrilen biri olarak özgüvenimin ciddi şekilde yara aldığını düşünmeye başlamıştım. Öç almak isteyen birinin tavrına bürünerek 'gözlerinizi bir an olsun alamadığınıza göre televizyondaki film çok etkileyici olmalı!' dedim. O an odadaki bütün bakışlar ani bir hareketle üzerime çevrildi. Evet, O da bakıyordu artık. Sevinmeli miyim acaba? Ancak bu bakışlarda bir terslik var; benim için sataşma aklımdan geçenleri okuyamayanlar için ise kötü bir espri sayılabilecek sözlerim için fazla yadırgayıcı. Hani tiyatro sahnesinde dramatik bir an yaşanıyor da, ben aklıma gelen son derece ilgisiz bir olayı anımsayıp gülmeye başlıyorum ve bütün salon gözleriyle beni ayıplıyor gibi. Ben, biraz mahcup nasıl bir gafın baş aktörü olduğumu anlamaya çalışırken Aslı yetişti imdadıma:

-Kusura bakma. Ablam âmâdır.
-Âmâ değilim Aslı, körüm


Özür dilemem gerektiğini biliyorken, o durumda yapılması gereken en son şeyi yapmaya başladım; şu kahrolası nezaket kurallarından hangisini unuttuğumu hatırlamak... Dokuzuncu madde olmalı: 'İlk kez konuk bulunduğun yabancı bir ortamda, soru sorulmadan konuşmamaya özen göster. Böylece patavatsız olarak algılanma riskini ortadan kaldırmış olursun.' Ayrıca şu malum kuş, on dördüncü maddenin değil, güzel bir kadınla baş başa yenen akşam yemeğinin inceliklerini anlatan yirminci maddenin hemen arkasından gelen yirmi birinci maddenin kuşuydu. Yani sanırım... O kadar yemek yenmiş kadının evinde bir kahve içilir artık. Bu kuş bütün ezberimi bozdu benim. Yahu neden her maddenin bir kuşu yok!

Pişmanlığımı yüzümdeki çizgilere yansıtan bir tavır takınıyorum. Mahçupluğum, durumu kurtarmak adına büründüğüm bir rol değil, saçımdan topuğuma kadar samimiyim.

Affedersiniz fark edemedim' dedim. Bir ara düşünmedim değil hani; bu söz çok sade biraz süslemek gerek diye: 'Gözleriniz o kadar güzel ki görmüyor olmalarına ihtimal veremedim.' 'Güzelliğinizin tesiriyle büyülendim, başka âlemlere gark oldum. ' Yalanda değil hani, omzundan aşağı bir şelale gibi dökülen kıvrımlı siyah saçları, açık buğday teni, geceyi içinde hapsetmişçesine bakan simsiyah gözleri, ince ve narin yüz hatlarıyla çok güzel bir kadındı karşımdaki. Neyse ki dokuzuncu maddeyi az önce ihlâl ettiğim için ne söylediğini anımsıyorum. Susmalıyım...

-Neden af diliyorsunuz, özür dilesenize?
-Anlamadım
-Çoğu zaman eş anlamda kullandığımız bu sözcüklerin arasında fark olabileceğini düşündünüz mü hiç? ‘Özür dilerim' ya da ‘pardon'; istemeden yaptığımız bir yanlışın, sözgelimi itiş-kakışta birinin ayağına basmanın kusurunu kapatmakta kullanılır. Af dilemek, daha ağırlıklı, çünkü yapılan yanlışta bilincin payı var. Yani af dileyen, bir anlamda ayağınıza bir daha basmayacağının garantisini veriyor. Af; dileyenle, uzlaşmaya razı olanın kişisel seçmeleriyle belirlendiğinden özel bir karakter taşıyor. İki taraf için de. Rastgele bir ‘pardon' hafifliğinde ve genelliğinde değil. Siz benden af dileyerek, yaptığınız hatayı bilinçli bir şekilde yaptığınızı mı söylemeye çalıyorsunuz yoksa bir daha yapmayacağınıza dair bana güvence mi veriyorsunuz?
-Hayır! Yani evet!

Özgüvenime açtığı yarayı, görme özrüne vererek görmezden geldiğim bu kadın şimdi de laf ebeliği yaparak saldırılarına devam ediyordu. Kendimi savunmalıydım:

-İki kavram arasındaki fark esas değil talidir bayan. Her ikisi de kaynağını, karşı tarafa yönelik yapılan yanlışlıktan alır. Bu yanlışlığın ya da kabahatin büyüklüğünü ölçecek somut değerlerimiz yoksa bunun özrü mü, yoksa affı mı gerektirdiğine kim karar verecek? Kabahati işleyen mi kabahate maruz kalan mı? Af ya da özür dilemek eylemi kabahati işleyene mahsus olduğuna göre, kabahatin büyüklüğüne de o karar verir. Bu durumda kabahate maruz kalanın duygusal ölçütleri boşa çıkar. ‘ Bir önceki kabahatinden iki metre daha büyük bu yaptıkların, lütfen af dile...' diye bir istek tarihe not düşülmedi daha.

Hep birlikte gülmeye başladık. Odanın dört bir yanına saçılan tebessümler gevşetmeye başlamıştı az önce oluşan gergin havayı. Muzaffer ve eşi izin isteyerek mutfağa gittiği sırada, yavaşça bana dönerek 'Eniştem, mesleğinizin yanı sıra edebiyatla da meşgul olduğunuzdan bahsetmişti' dedi. Bahsimin geçmiş olması dahası onun hafızasında yer edinmiş olmak tarifi zor bir heyecan hali yarattı bende. Elimi koyacak yer bulamadım, çocuklar gibi şendim o an.

-Evet, yazıyorum zaman zaman
-Yazınlarda kişilere ad yakıştırmanın zor olduğu söylenir. Bir çocuğa ad koymak kadar zor. Öyle mi gerçekten?
-Evet öyle. Bir çocuğa ad koymak kadar büyük bir sorumluluk istiyor. Önce, adın tarihsel ve sosyal çağrışımları dikilir yazarın karşısına. Onu ya bilindik doğrultularıyla kullanır, sözgelimi; Necla adını ateşli bir tazeye, Hasan adını Adana'lı bir aile reisine yakıştırır ya da tam tersine hanım hanımcık bir Necla ve serüvenci bir Hasan aracılığıyla toplumun katı değer yargılarını okurlarıyla birlikte gözden geçirir.
-Mizah yazarlarının baş kişilerine kişilik belirleyici adlar takmalarının altında yatan neden bu mu sizce?
-Kesinlikle ama günümüzde kurmaca kişilikle ad arasında kurulmaya çalışılan bu tür birebir ilişkiler oldukça sığ kaçıyor. Bahtiyar Bey'in mutlu mu, aksine mutsuz mu, Sadık'ın eşine sadık mı yoksa ihanet eden birimi olduğunu belirlemek konulan adın ötesinde karakter tasvirleriyle mümkün olabilir ancak... Sahi sizin adınız nedir?
-Meltem

Susuyoruz. Perdeler ne kadar da beyaz, evimdeki perdelerime hiç benzemiyor. Bir zamanlar kendisi beyaz mıydı yoksa aldığım zamanda öyle miydi? Kim sorumlu bu sararmışlıktan? Oda içinde kaçamak içilen sigaralar mı, müzmin bekârlığım mı? Düşüncelerimi, Aslı'nın elinde getirdiği porselen demliklerin görüntüsü dağıttı. Tek tek uzatıp çay bardaklarını erdem sunar gibi sundu bize. Bir parça börek, bir dilim kek ve yaş pastadan oluşan bir tabakta sundu çayları. Bu arada ben de kaçamak bakışlarla Meltem'i süzmeye ara verip, televizyonda oynayan filmi anlamaya çalıştım. 'Az sonraki sahnede kavga çıkacak' dedi, 'fon müziğindeki gerilimden mi anladınız ' diye karşılık verdim. 'Sadece o değil. Arka masadaki karakterlerin sesi, iki aşığın sesini bastırıp ön plana gelmeye başladı. Yönetmen, bizlerin bu sesleri işitmemizi istediyse arka masadaki figüranların işlevi başlayacaktır birazdan. Ses tonlarından anladığım kadarıyla pos bıyıklı bir erkek masası...' 'Evet' diyorum şaşkınlıkla. Muzaffer ve Aslı onun bu küçük kehanetlerine alışmış olacak ki hiçbir şaşkınlık ifadesi belirmiyor yüzlerinde.

-Konuşurken yüzüme bakıyor olmanızdan da mutluluk duydum ayrıca.
-Neden?
-Körlere acımayı iş edinenler benzer durumlarda ya televizyonu kapatır ya da kaçamak seyrederler. Gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verenlerde olur. Başlarını yana çevirdiklerinde, seslerinin değişik bir yönden geldiğini hesaba katmadan.


İçime bir kurt düşmüştü Meltem'in bu sözlerinden sonra: Az önce, Aslı ve Muzaffer mutfaktayken gözlerimi dikmiş ona bakıyordum. Demek ki farkındaydı bakışlarımın. Ne düşündü acaba hakkımda? Bakışlarıma art niyet yüklememiştim ama o bilebilir mi bunu? Nezaket kurallarında, bu hususa değinen bir madde var mıydı acaba? Mümkünse içinde kuş geçmeyeninden...
Zaman hızla ilerliyor ve sohbetin koyuluğu aramızda dostane bir köprü kuruyordu. Bundan da cesaret alarak daha şahsi sorulara yöneldim:
-Evli değilsiniz sanırım?
-Durun tahmin edeyim; parmağımda alyans olmadığından yola çıktınız. Ne de meşakkatli bir yol!
-Sinirlendiğinize göre?
-Sinirlendiğime göre hayatımda bunun eksikliğini yaşıyor olmalıyım değil mi? Bilemediniz efendim, yaşamıyorum. En zoru da ne biliyor musunuz? Benim durumumdaki birini en çok yıpratan şey, rastgele verilen öğütleri dinlemek, bazı yakın dostlarımın bana acıyan gözlerle bakmalarına göz yummak. Ah ne de çok göz sözcüğü geçti bu cümlenin içinde. Nasıl bir tepki vermeliydim sizce? ‘Bir ömür böyle yalnız geçmez. Hem sen eksiksin...' sözü, yalnızlığın kör bir kadına değil, onun yalnızlığıyla hoşnut olduğunu göremeyene daha büyük zarar verdiğinin kanıtıyken. Tek yanıtım, ‘Sahi mi?' gibi masum bir soruyken üstelik. ‘Boşver, bekârlık zaten sultanlık. Kahrı çekilmez heriflerin...' diyenlere ‘Tabii, sen de sarayları bırakıp, gecekonduya gelin gittin' çıkışında bulunarak tozpembe gözlüklerini karartmak ya da... ‘Ben kaç koca eskittim, hepsi aynı şekerim. Hepsinin köküne kibrit suyu...' gibi ne idüğü belirsiz bir hesap peşindekilere, evliliğin bolluk zamanlarında bedende biriktirilip dar zamanlarda yatırıma dönüştürülecek bir özelliği olmadığını anlatmak yerine, ‘Gözünü toprak doyursun!' diyebilirdim ancak yerli yersiz... ‘İradene pes doğrusu! Laf aramızda... çok güzel kadınsın, hiç kaçamak yapmıyor musun?' gibi övgü-kuşku karışımı bir denge tutturma çabasındakilere, ‘aşık olmadan mı?' gibi bir soruyla çıkışmanın anlamsızlığını bilmeme rağmen...
-Yok. Aslında giyiminizde ki renk uyumu şaşırtıcı diyecektim. Bunu neye borçlusunuz?
-Bir tezgâhtara. Hep aynı mağazadan alış veriş yapıyorum. Benim renk beğenimi bilir. Eve döndüğümde aldığım yeni gömlekle eteği aynı askıya asarım. Temizliğe gelen kadından da, askıların sıralanış düzenini değiştirmemesini, hele onlara asılmış giysileri başka bir yere asla koymamasını rica ederim. Hepsi bu işte! Çok kolay!

Elimi, koluma doğru götürüp saatime baktım; vakit bir hayli geç olmuştu. Bu zeki ve güzel kadını bırakıp gitmek istemiyordum ama başkaca da bir seçeneğim yoktu. Bunu bilmenin verdiği durgun bir ruh haliyle doğruldum oturduğum yerden, 'Bana müsaade artık. Geç oldu. Her şey için teşekkür ederim. Çok güzel bir geceydi' dedim. Bu esnada içimdeki karamsar bulutları dağıtan bir hamle yaptı Meltem: ' Ben de kalkayım Aslı.' Muzaffer'in Onu evine bırakma isteğini ekarte etmek için ortaya atıldım: 'Yolumun üstü, ben bırakabilirim kendisini gideceği yere' ekleyerek pek tabii 'Meltem hanım içinde bir sakıncası yoksa.' 'Yok tabii'

Apartmandan çıktıktan sonra, arabamı park ettiğim yere doğru yürümeye başladık. Koluna girdim; terslenme ihtimalimi göz önüne alarak. Terslemedi... Ona bu kadar yakın olmanın sevinci içindeydim.

-Neden yalan söylediniz?
-Ne yalanı?
-Oturduğum yeri bilmeden Muzaffer'e ‘yolumun üstü' dediniz de...
-Fark ettiniz demek?
- Küçük de olsa yalan söylemeyi beceremiyorsunuz. Biliyor musunuz yalanı, yalnızca büyüklüğüne-küçüklüğüne göre ölçmekle yetinmiyoruz, ona pembe ya da beyaz gibi renkleri de yakıştırıyoruz. Her yalanın kendince bir üslubu var anlaşılan: kıtır atılıyor;mantar, kesiliyor; masal okunuyor; palavra sıkılıyor...


-Dış görünüşüm nasıl sizce?
-Sarışına yakın, uzun boylusunuz.
-Nereden anladınız?
-Hiçbir rengi tanımadığım gibi sarıyı da bilmiyorum. Ama o rengin de ayrımcılıklarını Kafka'da, Kemal Tahir de okudum. Boyunuzu kestirmekse kolay... Sesiniz benim başımın üzerinden geliyor. Ben orta boylarda olduğuma göre... Sarışın olduğunuzun en büyük göstergesi de kokunuz.
-Sürdüğüm mü?
-Hayır kendinizinki.

Bu ilginç konuşmaya kendimi öylesine kaptırmıştım ki yol boyunda yeni açılan çukuru görmedim. Gözleri görmeyen biri için karanlıkla aydınlığın fark etmeyeceğini unuttuğumdan mıdır nedir koluna girmiş, onu peşim sıra sürüklüyordum İyi ki son anda koluma yapışıp beni çukura devrilmekten kurtardı. Artık hiçbir kuşkum kalmamıştı; yanımdaki bu kadın kendi özrünü çoktan mağlup etmiş, sızlanıp, kaderine razı olmak yerine kendine bambaşka bir yol çizmişti. Onun deyişiyle ‘sıradan evlilikler bile yürümezken' önce kendisine sevecenlikle hatta aşkla yaklaşan bir eş, onun titizlikle sıraya koymaya alıştığı bu görevlerin bir bölümünü üstlenir, sonra da bir gün giderse, artık unuttuğu sistemi yeniden kurması mümkün olmayabilirdi.

Oturduğu evin önüne geldiğimiz de, kapısını açıp kendisine yardımcı olmamı beklemeden indi arabadan. Vedalaşıp ayrıldık. Ağır adımlarla, apartmanın dış kapısındaki basamakları çıkışını izlerken, gece boyunca yarım yamalak hatırladığım bütün nezaket kuralları, zihnimin içinde ayan olmuş fink atıyorlardı. Apansız yirminci madde geldi aklıma; 'Acaba bir kahve ikram eder miydi bana?' Şu kuş da olur olmaz zamanda çıkar, ihtiyaç duyduğumda ara ki bulasın... Cesaretimi toplayıp, yol boyunca ağzımda ıslattığım baklayı çıkardım:

-Çok güzelsiniz
-Güzellik gözlerinizle gördükleriniz mi?

Yavaşça karanlıkta kaybolurken, almış olduğum yaralarla ölmek üzere olduğumu o an anladım...




Vedat Keleş 

Vedat Keleş | 18/07/2017

3 Yorum | 188 okunma | 0 beğeni

Yorumlar

Yorum Yapabilmek için Üye Girişi Yapmalısınız

Yasemin Demir 01/09/2017 00:29

Bu güzel çalışma bir ay boyunca makamına yaraşır şekilde bizlere göz kırpacak KUTLUYORUZ  

 

Yasemin Demir 30/07/2017 23:33

Güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta boyuncada  makamını onurlandıracak haftanın seçkisi olarak . Şiir zamanı yönetimi adına içtenlikle kutlarız şairimizi ..Nice güzel paylaşımlara

İlgili resim

Yasemin Demir 19/07/2017 00:10

Günün seçkisine ve şairine ŞİİR ZAMANI ailesi olarak gönülden 


Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

vedat dündar
Örtüşük 2
Tehlikeli bir ölçü derim ben böyle haddinin ö...
(vedat dündar tarafından)
Devamı
vedat dündar
Ercüment Behzat LAV
Önce,  sana ne be kardeşim ercüment behzat...
(vedat dündar tarafından)
Devamı
Hasan  Büyükkara
Haktan Ötesi Var Mı
Zede veya zeden ? eğer kazazedeyi işaret ediyors...
(Hasan Büyükkara tarafından)
Devamı
Hasan  Büyükkara
ÖNEMLİ
Türkü tadında. güzeldi ...
(Hasan Büyükkara tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Kesitler 1
Hani içimi yaysam dışıma,çerçici dükkanı.....
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Kesitler 1
Hüznüme dokunan şeyler var hayatta...hangisini ...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
Tayyibe Atay
Damlacık 2
Aferin beni alıp giden kuşa..:)istediğim yerde ...
(Tayyibe Atay tarafından)
Devamı
İlknur Yıldırım
Bu Hangi Kategoriye Giriyor?
teşekkür ederim değerli   ramazan topo...
(İlknur Yıldırım tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
GİDİP DE DÖNMEYENE
Şiir zamanı ailesi olarak güne seçilen bu m...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
sedir ağacı
Şiir zamanı ailesi olarak güne seçilen bu m...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Düz ensiz
Şiir zamanı ailesi olarak güne seçilen bu m...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Bu Hangi Kategoriye Giriyor?
Şiir zamanı ailesi olarak güne seçilen bu m...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
ÖNEMLİ
Şiir zamanı ailesi olarak güne seçilen bu m...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
TÜRK DOĞAN TÜRK ÖLECEK
ne mutlu müslümanlık ve türklük bilinci içi...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Hasan  Büyükkara
Kesitler 1
Kıpkısa , küçürek , minimal bir öykü diyeme...
(Hasan Büyükkara tarafından)
Devamı
Ali  ALTINLI
YİNE DE SEN BİLİRSİN
TeŞekkÜrler...Şİİrlerle kaliniz......
(Ali ALTINLI tarafından)
Devamı
Ali  ALTINLI
YİNE DE SEN BİLİRSİN
TeŞekkÜrler...Şİİrlerle kaliniz......
(Ali ALTINLI tarafından)
Devamı
Ali  ALTINLI
YİNE DE SEN BİLİRSİN
TeŞekkÜrler...Şİİrlerle kaliniz......
(Ali ALTINLI tarafından)
Devamı
Tahir GÖRENLİ
SİZDE DİNLEYİN
Çok teşekkür eder saygılar sunarım filiz han...
(Tahir GÖRENLİ tarafından)
Devamı
Filiz Kalkışım Çolak
NEFSİM
muhteşem bir hasbihaldi , insana ders veren nite...
(Filiz Kalkışım Çolak tarafından)
Devamı

Linkler