Sayın Yasemin Demir Hanımefendinin başarılı geçen ameliyat sonrası nekâhet döneminde esenlik ve daimi şifalar dileriz. (12/09/2019 11:57) | Şiir zamanı yaz akşamlarından güzel şiir dolu günler,esenlikler diler... (20/06/2019 17:17)


Duyuru

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine Çok+ Bir* [Devamı]

Küçük İskender'in Büyük İskender'liğe Terfisi [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Gönlüm dilime dаrgın, dilim gönlüme Gönlüm duygulаrını аnlаtаmаdığı için kızаrken dilime;Dilim аnlаtаmаyаcаğı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme
    Mevlana

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 11 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

EN BÜYÜK TÜRK ATATÜRK

 

         Sonbahar, rüzgâr her yönden esmekte acı acı. Ev rüzgâra karşı koyma telaşında. Yer yer karşı direnmeler oluyorsa da rüzgâr gitgide hızını artırmakta, kasırgaya dönüşmekte. Evi çatısından temeline kadar yıkma, içindekilerle beraber yok etme çabasında.                 Sonbaharın önü kışa çıkacak görünüyor. Bu, uzun zaman bakımsız bırakılmış evin tamire ihtiyacı hep göz ardı edilmiş, eve harcanması gereken emek ve para ya batı komşularına, ya güney komşularına harcanmış “ümmeti halifesi” olma adına. Ev bu şekilde kışa bile giremeden çökecek. En kuvvetli rüzgârlar ise Güneyde, Akdeniz’den Antep, Urfa, Maraş yönünde. Batıda Çanakkale’yi öyle sallamakta ki Marmara’nın dalgaları İstanbul’u boğmaya niyetli. Doğudaki fırtınaya halk “Ermeni” diyor. Bulunduğu yerleri yıkmak bir yana; insanını, camilere doldurup yakmayı seviyor. Bu kadar zalim, bu kadar bağnaz, bu kadar hak tanımaz. Daha sonra evin sakinleri tarafından kovulunca “soykırıma tabi tutulduklarını” söyleyeceklerdi, utanmadan. Unutulan bir şey vardı: Türkün yüksek seciyesi.

         Çanakkale’de fırtınaya karşı bedenlerden istihkâmlar oluşturulmuş. Kanlar sebil olmakta, su gibi akmakta. Canlar verilir hiç tereddüt etmeden. Şimdi Çanakkale’de iki yüz elli bin fidanın ekili bulunmakta. Öyle bir karşı koyma ki; düşmanı bile hayrete düşürecek cinsten.

         Mustafa Kemal bu durumu şöyle anlatır: “Çanakkale muharebesinde Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tamamıyla düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir bezginlik bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur. Bu ruh olmasaydı ben hiç bir şey yapamazdım.”diyor.

Büyük şairimiz Mehmet Akif ise:

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

………….

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da züldür bu rezil istilâ!

……………..

Maske yırtılmasa hâlâ bize afetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.

…………………

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

………………..

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

………………

Asım’ın nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

……………..

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

 

Diyerek Mehmetçiğin asil ruhunu ebedileştirecektir. Mehmetçikse dünyaya “Çanakkale Geçilmez” dedirtecektir.

Savaşın bütün şiddetiyle devam ettiği bir gündü. İngilizler, Çanakkale'de Anafartalar Grubu'nu yenip de cepheyi sökemeyince, yeni bir harekâta girişerek bu cepheyi sağdan çevirmek isterler. Düşmanın tasarısını bozmak için Kireç Tepe'yi tutmak gerekti. Ancak oraya giden tek bir dar yol savaş gemilerince çapraz ateş altında tutuluyor. Gülleler her an korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor; ölüm saçıyordu. Değil bir insanın bir kurdun bile geçmesine imkân yoktu. Kireç Tepe'yi tutmak buyruğunu alan Türk subay ve askerleri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardı. Ancak düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu.

Mustafa Kemal bu durumu görünce siperlere koşar; askerler arasına karışarak sorar: "Niçin geçmiyorsunuz?" İçlerinden biri cevaplar: "Düşman ölüm saçıyor, geçilemez!" Mustafa Kemal en ufak bir korku ve tereddüt göstermeden "Oradan böyle geçilir!" diyerek ileri fırlar. Mehmetçik artık durur mu? O da komutanının arkasından ileri atılır. Toz, duman, alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya varır, tepeyi tutarlar. Bu olay Çanakkale Savaşı’ndaki dönüm noktalarından biridir. 

Öyle kötü ki, içinde bulunduğun zaman sonbahar önü kış. Bir umut gözükmüyor bahar adına, yaz adına. Evin idaresinde bulunanlar sarayda esarette.  Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da bulundukları toplantıda herkes, Türkiye’nin düştüğü acıklı duruma bir çare arıyor Memleketin bazı ileri gelenleri Amerika koruyuculuğuna, bazıları İngiliz koruyuculuğuna girmekten söz ediyordu. Biri var ki hiçbir şeye razı değil. Her şeyi iyi izlemekte, iyi hesaplar yapmaktadır. Zaten ona, Matematik öğretmeni vermemiş miydi bu adı, bu günlerin hesabını iyi yapsın diye?

Bir ara Mustafa Kemal Paşa’ya da ne düşündüğünü sorarlar. Atatürk şu kısa cevap verir: “Beyler, hepiniz konuştunuz, isteklerinizi bildirdiniz. Birbirinize de sordunuz, hepinizi dinledik. Ancak Anadolu’ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi? Ona da soralım, bir de onu dinleyelim bakalım ne diyor!” 

İstanbul'un işgal günleri… Başta General Harrington olmak üzere birtakım işgal komutanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Nedense Mustafa Kemal dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruştururlar. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü kişiliklerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Savaşı’ndan söz eden ve sürekli Mustafa Kemal'in adında düğümlenen kitaplar yazılar, o zaman bile bir tarihi doldurmaktadır. Haber göndererek O’nu masalarına çağırırlar. Mustafa Kemal'in cevabı hem ince hem de kesindir : “Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri konukturlar.”

Bir gün; Şişlide ki evindedir. Anafartalar da ki yaveri Cevat Abbas gelir. Harbiye nazırının görüşmek istediğini söyler. Giderler. Hal hatırdan sonra masanın üstündeki dosyayı uzatır; “bunu okur musun”? Der. Dosya Ermeni zabitinin raporudur. Samsun ve havalisinde Ermenilere saldırıların olduğu yazılıdır. Harbiye nazırının yüzüne bakar. “Arzunuz Paşam” der. “Buralarda öyle şeyler var mıdır?” sorusuna  “Zannetmiyorum” cevabını verir. Bu olayı halletmekle ilgili olarak Samsun’a göndermeyi düşündüklerini söyler. Padişah’a gidilir. Padişah büyük bir ilgi gösterir kendisine. Uzun görüşmelerden sonra yanlarına yeterince altın ve kendi saltanat vapuru “Bandırma Vapuru”nu vererek, bir de ordu müfettişliği görevi uydurmak suretiyle altı arkadaşıyla birlikte Samsun’a gönderilir.(Bu görüşme ve görevlendirme Enver Behnan Şapolyo’nun  kitabında uzun bir şekilde anlatılmaktadır.)

Karadeniz’in bütün karşı koymalarına aldırış edilmeden Samsun’a varılır. Halk onları büyük bir coşkuyla karşılar, bağırlarına basarlar.

Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er görür. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağları eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlamaktadır. O'na sorar:

— Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?

Er irkilir, başını kaldırır. Bu sesi tanımaktadır ve bu yüz ona yabancı değildir. Hemen doğrulur, Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamlar.

— Söyle niçin ağlıyorsun?

İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çeker:

— Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Mustafa Kemal, er'in omzuna elini koyar:

— Üzülme çocuğum, der. Gel benimle!

Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik olur.

Samsun’da, Havza’da Amasya’da gerekli çalışmalar yapılır. Doğu Müdafai Hukuk Cemiyeti’nin Erzurum’daki toplantısına katılmak üzere Erzurum yolundadır.

Ilıca'da tunç yüzlü bir yaşlıyla yaptığı ilginç bir görüşmesi vardır.

Cevat Dursunoğlu şöyle anlatmaktadır: "20–30 kişilik bir göçmen kafilesi başında bulunan bu yaşlı, omuzlarına kartal kanadı attığı paltosu ve elindeki bastonuyla bir yolcudan çok mitolojideki kişilere benziyordu. Misafirlerin önemli kimseler olduğunu anlayan yaşlının zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak onları selamladı. Mustafa Kemal, ta yanı başına kadar gelmesine karşın heybetli duruşunu yitirmeyen bu yaşlıya nasıl olduğunu soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Bu kısa söyleşiden sonra Paşa yaşlıya:

—Ağa, böyle nereden geliyorsun?

— Paşam Rus gelirken göçmen olmuştuk. Çukurova'daydım. Şimdi köyüme dönüyorum.

— Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?

— Hayır Paşam. Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz alıyor. Son günlerde işittim ki İstanbul’daki ırzı kırıklar bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki ne göreyim, bu namertler kimin malını kimlere veriyorlar?

         Tunç yüzlü, aksakallı, güngörmüş yaşlının inanç dolu göğsünden gelen bu ses, yine onun gibi tunç yüzlü komutanın gözlerini yaşarttı.

         Bu eski Türk kalesine ulu işi için milletle birlikte çalışmaya gelen büyük devlet adamı, yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü. ‘Bu milletle neler yapılmaz ki!’ deyip yaşlıyla vedalaştı. Erzurum’dan Sivas’a geçildi.

Sivas kongresinden sonra, Temsilciler Kurulu’nun Ankara’ya gelmesi kararlaştırılmıştı. Bu karardan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf, yanlarındakilerle, Ankara’ya döndüklerinde Keçiören yolu üzerindeki Tarım Okulu’na konuk edilmişlerdi. Daha sonra Mustafa Kemal, Ankara istasyonundaki Gar Müdürlüğü binasına yerleşti. Burası hem evi, hem çalışma yeriydi. O tarihlerde Ankara ilinin kent merkezi, kale ve onun yakın çevresiydi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağ evleri vardı. Bunlar arasında Çankaya'da iki katlı bir ev Mustafa Kemal’e armağan edildi. O da bu evi Ordu’ya aktardı ve evin adı Ordu Köşkü oldu. İki katlı binaya 1924’de ekler yapıldı ancak bina ısıtılamıyordu. Zaferler, inkılâplar, cumhuriyet derken, dünyanın üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in eşsiz kişiliği, mütevazı da olsa yeni bir Devlet Başkanlığı Konutu'nu zorunlu kılıyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti. Kayalar düzenlendi; dış cephesi pembe rengin egemenliğinde, içeride yeşilin her tonunun bulunduğu ve planın esası Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de bitirildi. Aynı yılın haziran ayında da konuta taşınıldı.

  Pembe Köşk'ün döşenmesi için bütçede pek az para vardı. Gazi, gerekli olanı kişisel imkânlarla karşılama kararı aldı. Kendisine Beyoğlu İstiklal Caddesinde bir Türk’ün açtığı dekorasyon mağazası önerildi. Atatürk, mağazanın sahibi Selahattin Refik Bey’i Ankara’ya davet etti. Binayı gezdirdi; isteklerini açıkladı ve Selahattin Bey’den teklif istedi.

   Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi. Muhatabı konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki kendisini tanıyanlarca da uyarılmıştı. Buna karşın teklifleri hazırlayanları kırmadan ülkenin mütevazı imkanlarını açıklayabilmiş olmanın rahatlığı içinde feragatler istedi. O sırada Ata’nın yanında olan Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay Bey, Ata’nın şu açıklamasını aktarır:

     —Biliyorsunuz burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü. Mülkiyeti devletin. Benden sonra buraya meclisin ya da belki milletin doğrudan seçeceği kişiler gelecek. Bu eşyaların parasını benim kişisel olarak verdiğimi sizler biliyorsunuz ama yarın bunu bilmeyenler içinde yanlış yargılar veren olmaz mı? Ülkenin en zorunlu hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde, israf yapıldığını düşünenler bulunmaz mı? Bir kaygım da karar konumunda olanların kişisel isteklerini devlete yükleme konusunda beni örnek göstermeleridir. Bunu hiç istemem."

Atatürk, bunları söyledikten sonra Selahattin Refik Bey’e dönerek:  “Özel imkânlarım olsa bile, böyle yerlere en az harcamayla rahat ve zevkli döşemeyi yeğliyorum. Beni anlıyorsunuz sanırım." der. (Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı)

Biz bu yazımızda Türkiye Cumhuriyetinin tarihini anlatmak gibi bir düşünce içerisinde değiliz. Amacımız Mustafa Kemal’in Anadolu insanıyla ilişkilerini, memleket sevdasını, memleketi hakkındaki bugünlere ışık tutan ve tutacak olan görüşlerini anlatan anılarını, halk dilinde ne olduğunu, ne olmadığını aktarmaktır. Bu sebeple tarih sırası takip etmeyi düşünmedik.

 3 Nisan 1920... Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Ülkenin her yerinden birçok milletvekili gelmiştir. Bu yeni meclise gelenlerin bir bölümü Ankara’da hiçbir şeyin olmadığını görünce umutsuzluğa düşer. Ne Yeşil Ordu, ne hazine, ne yatacak otel… Hiçbir şey yoktur. Yalnızca Mustafa Kemal... Kimilerine bu dava çürük gelmiş olacak ki bunlar illerine dönmeye karar verirler. Bunlar geri dönerlerse Meclis'te huzursuzluk olacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıkar. Milletvekillerine seslenerek: "İşittim ki, kimi arkadaşlar yoksulluğumuzu gerekçe göstererek illerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi millet Meclis'e zorla çağırmadım. Herkes kararında özgürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir kişi olarak, buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı, Elmadağ’ına çıkar. Orada tek kurşunu kalana dek yurdu savunur. Kurşunları bitince bu aciz gövdesini bayrağına sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır; temiz kanını kutsal bayrağına içire içire tek başına can veririr. Ben buna ant içtim." diye gürleyince, herkesi bir heyecan dalgası sarmıştır.

Yaşanılan şartlar ne olursa olsun bağımsızlık ve özgürlük için çalışmayı devlet anlayışına o soktu. Sakarya zaferi öncesinde düşman toplarının sesinin Polatlı’dan duyulduğu ve devlet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması hazırlıklarının yapıldığı bunalımlı günlerde Tekalif-i Milliye adı altında yurttaşın nesi var nesi yoksa yüzde kırkına el koyarken verilen senetlere "Zaferden sonra aynen iade" tabirini Maliye Bakanı Hasan Bey "Zaferin elde edilmesi halinde" biçiminde değiştirmek isteyince yerinden fırlamış "Ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer elbette elde edilecek, kuşku mu ediyorsun? " diye bağırmıştı.

Kurtuluş Savaşı yeni başlıyordu. Ordu yoktu ve her yerden yurdun bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaşılıyordu. Milletvekilleri arasında bile dövüşü göze alan ancak umutsuzluktan kurtulamayanlar varlığından söz etmiştik.

 Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde yurdun kurtulması için neler yapılması gerektiğine ilişkin coşkulu konuşmalar oluyordu. Konuşanlardan biri, sözlerini yurt ozanı Namık Kemal’in şu dizeleriyle bitirdi:

           “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

      Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?”

En büyük ve korkunç düşmanın umutsuzluk olduğunu iyi bilen Mustafa Kemal bu dizelerin iki sözcüğünü değiştirerek ancak şiir ölçüsünü de bozmaksızın sert ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verir:

      “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

      Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini !”  

Zamanının ünlü yazarı Alman Emil Ludvig 1934’de Atatürk’ün hayatını yazmak için Ankara’ya gelmişti. Eserleri arasında geçmişin ve yaşanılan dönemin iz bırakmış nice kişiliği vardı. O günlerde de Polonya Cumhurbaşkanının hayatını yazıyordu. Mustafa Kemal kendisini kabul ettiğinde, önce gövde özelliklerini uzun uzun incelemesi Genel Sekreter Hikmet Bayur’un dikkatini çekmişti. Nitekim soyu sopu üzerinde bilgiler edindikten sonra Hikmet Bayur’a Ata’nın müzik ve özellikle keman ya da piyanoyla ilgisini sormuş;

—Size rica edeceğim. Bana bir elinin parmaklarını bir kâğıda çizer, verir misiniz?" demişti.

Atatürk, bu isteğe gülümsemiş, ev sahibi olarak dileği yerine getirmiş ancak tarihin yanlış hüküm vermemesi için şu açıklamayı yapmıştı:

"Bana ailemde zafer kazanmış büyük komutanlar olup olmadığını sormuştunuz. Size ‘Yoktur.’ cevabını vermiştim. Şimdi parmaklarımı hayatı savaş alanlarında geçmiş bir askerde yadırgadığınızı seziyor gibiyim. Size kestirmeden bir açıklama yapacağım. Bende bazı olağanüstülükler görüp buluyorsanız, bunları yalnız ve yalnızca Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız. Bu ülkenin bütün insanları temelde benzer yapı içindedir. Üstelik kusurlarımızda bile. Biz bu aynı kaynağın kök sağlamlığıyla millet ve devlet yapısını koruyabilmiş eşsiz milletiz. Yalnızca ben değil tarihte bu büyük millete kendi alanlarında hizmet edebilmişler varsa tümünün ilham kaynağı aynıdır."

 General Pershing'in kurmay başkanı olan General Harbord, Sivas’ta Mustafa Kemal'le görüşürken der ki : “Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamış. Bunları yapan bir millet elbette bir uygarlık sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ancak bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya müttefikinizle birlikte dört yıl savaştınız, yenildiniz. Dört müttefik olarak yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Bireylerin intihar ettikleri zaman zaman görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?”

Mustafa Kemal Generale "Teşekkür ederim.” dedi. “Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Ancak şunu bilmenizi isterdim ki; biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi yeğliyoruz."

 Büyük taarruz hazırlıklarından önceki günlerdeyiz. 24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara'dan hareket etmiş, Afyon'un güneyinde geceyi geçirmişti. 25–26 gecesi, Kocatepe'nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı’na gelirler. Şafakla birlikte: "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" emrini verir. Ankara'dan hareket edeceği günün akşamını, Keçiören'de, yakın arkadaşlarıyla geçirmişti. Ayrıldığı zaman epeyce yorgundu. Yanındakilere: " Saldırı haberini alınca hesaplayınız. On beşinci günü İzmir'deyiz." demişti. Acaba içkinin etkisi miydi? Arkasından hafifçe gülüşmeler olmuştu. İzmir'den dönüşünde karşılayanlar arasında o gece birlikte bulunduklarından bir ikisini görünce: "Bir gün yanılmışım. Ancak suç bende değil düşmanda!" demişti. İzmir'e, taarruzun on dördüncü günü girilmişti.

Atatürk, Mersin'e yaptığı gezilerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları göstererek sorar: “Bu köşk kimin?” “Kirkor’un” cevabını alır. “Ya şu koca bina kimin? “Yorgi’nin”derler. “Ya şu?” “O da Salomon’un cevabını alınca sinirlenir, sorar: “Onlar bu binaları yaparken ya siz neredeydiniz?”

Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur: “Biz mi neredeydik Paşam? Biz Yemen'de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkaslarda, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk Paşam, sizinle beraberdik”

Atatürk bu anısını aktarırken;“hayatımda sözüne karşılık veremediğim tek kişi bu aksakallı ihtiyar olmuştur.” der dururdu. 

Ata Kastamonu'yu ziyaret etmektedir. Kışlaya da uğramış, koğuşları geziyordu. Her koğuşta birçok özlü söz asılmıştı duvara. Güzel sözlerdi bunlar. Yemekhanenin duvarında büyükçe: “Bir Türk on düşmana bedeldir”.Sözü yazılıydı. Mustafa Kemal, bunu görünce birdenbire durdu. Yüzü değişti, gözleri daldı. Sonra sert bir sesle, “Hayır, hayır!” dedi. “Bir Türk dünyaya bedeldir.”

 Ankara Erkek Lisesi’nde sınava giren çocuklardan biri sorulan bir soruya şöyle cevap vermişti: “Fransa’yla geleneksel dostluğumuz gereği...”

Atatürk, hemen sözü keserek sorar : “Hangi geleneksel dostluk, bu nereden çıktı, kim söyledi bunu?” O zaman coğrafya öğretmeni ayağa kalkarak "Ben söyledim Paşam!" diye onun kızgınlığını azaltmaya çalışır. Atatürk bana dönerek "Sen söyle tarih öğretmeni." deyince hemen ayağa kalkarak cevap vermiştim:

— Paşam ortada geleneksel dostluk diye bir durum yoktur. Yalnız ortak hareketlere Fransız yazarları geleneksel dostluk adı vermişlerdir. Kırım Savaşı’nda olduğu gibi. Bu sözlerim üzerine Atatürk:

“Evet, bu gerçekten böyledir. Üzülerek söylüyorum ki; Türk’ün geleneksel dostu yoktur. Çıkarlar ortak olunca Avrupalılar buna hemen geleneksel dostluk adını vermişlerdir.” demişti.

İngiliz Kralı 8. Edward İstanbul’a geldiğinde yatından bir sandala binerek Dolmabahçe Sarayı’na yanaşır. Atatürk rıhtımda onu beklemektedir. Deniz dalgalıdır. Rıhtıma çıkmak isteyen Kralın eli yere değip tozlanır. O sırada Atatürk de Kralı rıhtıma çekmek için elini uzatmış bulunmaktadır. Bunu gören Kral mendiliyle elini silmek isteyince Atatürk, “Yurdumun toprağı temizdir, elinizi kirletmez.” diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çekiverir.

Bütün davranışlarında olduğu gibi, bu davranışıyla da yine yurdunu yüceltiyordu.

 Cumhuriyetin on ikinci yıl dönümü için bir sıra pankartlar hazırlanmıştır.

"Atatürk bizim en büyüğümüzdür."

"Atatürk bu milletin en yücesidir."

"Türk milleti yüzyıllardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı." Yazılan pankartlar göze çarpmaktadır. Atatürk yazılanları özenle gözden geçirir. Bunları çizip hepsinin yerine şunu yazar:"Atatürk bizden birisidir."

 Atatürk'e hakaretten sanık bir köylüye ilişkin kovuşturma yapılmaktadır. Durumu Atatürk'e söylediler. "Mahkemeye veriyoruz." derler.

—Suçu neymiş

—Size sövmüş.

—Ben ne yapmışım ki ona?

 Kovuşturma belgelerini inceleyenler şöyle açıklarlar:

— Gazete kâğıdıyla sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.

Atatürk : "Siz hiç gazete kâğıdıyla sigara içtiniz mi?"

— Hayır.

— Ben Trablus'tayken içmiştim, bilirim. Çok kötü bir şeydir. Köylü sövmekte haklıymış. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içebileceği kâğıt sağlayın!

 Kemalettin Sami Paşa Anlatıyor:

Ankara’ya son gidişimde bir akşam Gazi beni Ankara Palas’a götürmüştü. Sofrada birkaç kişi daha vardı. Yedik, içtik, eğlendik. Gece yarısına doğru Fransız Büyükelçisi geldi. Paşa bu elçiden hoşlanıyordu. Sofraya çağırdı, birkaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük kentlerden, Paris’ten söz açılmıştı. Bu arada Büyükelçi, Gazi’ye “Ekselans, Paris’i bir daha görmek istemez misiniz?” dedi. Atatürk:

—Nasıl görmek istemem? Gençlik hatıralarımı tazelerim." diye cevapladı. Bu karşılığa çok sevinen büyükelçi:

      —Böyle bir gezi Fransa’yı çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan onur duyarım. En büyük Fransız zırhlısı bizi İzmir’den alır. Akdeniz donanması emrimize verilir. Marsilya’ya çıktığınızda Fransız ordusu komutanız altına girer. Krallara yapılmayan bir törenle karşılanırsınız."

Bu sözleri dikkatle dinleyen Atatürk, "Bu çağrıyı siz kendiliğinizden mi yapıyorsunuz, yoksa hükümetiniz adına mı konuşuyorsunuz?" diye sordu. Bu soru karşısında büyükelçi hemen kendisini topladı. "Başarınızı hükümetime bildirirsem hükümetim de bunu büyük bir onur sayar." dedi. Gazi’nin yüzü değişti. Çok kesin bir dille:

      —Ekselans, Paris’i çok görmek istiyorum ancak büyük törenle karşılanacağım Paris’i değil. Ben Paris’e, dünyanın bu güzel kentine, operalarını, tiyatrolarını, revülerini, zarif kadınlarını bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik anılarımı tazelemek için. Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karşılanmak için değil."

Büyükelçi pot kırdığını anlamıştı. Biraz sonra bir iş uydurarak sofradan kalktı. Gazi’nin de neşesi kaçmıştı. "Kalkalım çocuklar, sofraya Çankaya’da devam ederiz." dedi. Sofradakilerin çoğunu Ankara Palas’ta bıraktı yalnız iki üç yakın arkadaşını yanına aldı. Yolda kendisine "Elçi çok kötü bozuldu. Söylediğine de söyleyeceğine de pişman ettiniz." dedim. Artık kızgınlığı geçmişti. "Bana bak Kemal, sen de başıma kırk yıllık diplomat kesilme. Adamın zihniyetini anlamadın mı? Bu Avrupalılar bizi bir türlü kavrayamıyorlar. Adam beni bir doğu kralı sanıyor. Hangi donanmayı kimin emrine, hangi orduyu kimin komutası altına veriyor? Bunlara kendimizi tanıtacağız. Kim olduğumuzu öğrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam değilim çocuğum." dedi.

Atatürk Ege Vapuru’yla Mersin’e gider. Dönüşünde vapur Fethiye’de durur. Halk şenlik yaparken gemilerden de havai fişekler atılmaktadır. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini izlerken komutanlardan biri Zafer Torpidosu komutanına bir torpil atmasını söyler. Torpido komutanı “Hay hay efendim. Yalnız bir torpilin ederi elli bin liradır.” der. Bunun üzerine konuşmaları işiten Atatürk “Cayın torpil atmaktan. Bu ülkü o kadar zengin değildir.” dedikten sonra Torpido Komutanı’na dönerek onu kutlar.

 Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandır’la İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda konuşurken konuk Kral, "Ekselans. Biz Türkleri çok severiz. O kadar çok ki zamanında Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Lord George, Batı Anadolu'yu Yunanistan'dan önce bize önermişti. Ancak biz Yugoslavlar, Türkleri çok sevdiğimiz için, onun bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık." deyince Atatürk, Kral'ın bu sözlerine şu yanıtı vermiştir:

"Sayın Kral, önce bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra, büyük geçmiş olsun!”

 Atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşeyle dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı. Bir gün sofrada biri; “Paşam! Kim bilir çocukluğunuzda ne eşsiz bir insandınız. Kim bilir, ne eşsiz anılarınız vardır.” Atatürk gülerek Nuri Conker’e döndü. “Nuri, anlatsana!” dedi. Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle “Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi.” cevabını verdi. Demin ki soruyu soran sözün bu yolu almasından ürktü. Soruyu ortaya attığına bin pişman oldu. “Aman efendim..” diyecek oldu. Atatürk hemen söze girdi.

“Bana insanlar üstünde bir doğuş yüklemeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük, Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

 Bir gün Çankaya yakınlarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulübede yaşlı bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize sundukları kahveleri içerken Atatürk köylüyle konuşmamı söyledi. Ben de emre uymak için aksakallı köylüye ilk aklıma gelen soruyu sordum: "Sen Gazi'yi tanır mısın baba?" Yaşlı beni, saçma bir soru sormuşum gibi alaycı bir biçimde süzdü. "Gazi'yi tanımayan var mı ki?" dedi ve ekledi "Ben görmedim ancak her hafta Hacı Bayram Veli Camisi'nde Cuma namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi ışık yüzlü, peygamber gibi kutlu bir yaşlıymış!" Gülmemi zor tutarak Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım. Atatürk, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı istedi.

        Dışarı çıktığımız zaman da gülümseyerek "Varsın o da öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini yitirmenin ne anlamı var?" dedi.

 İngiliz kralı 7.Edward, İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman Atatürk kendisine bir akşam yemeği vermişti. Atatürk yemekten önce "Bana İngiltere sarayında verilen yemeklerin nasıl olduğunu bilen birini ya da bir aşçı bulunuz!" dedi. Sonunda bu sofra düzenini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o biçimde düzene koydular. Kral, akşam sofraya oturunca kendini kral sarayında sanarak mutlu oldu. Atatürk'e dönerek "Sizi kutlar ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de sandım." diyerek mutluluğunu bildirdi.

Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekteydi. Bunlardan biri heyecanlanarak elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Türk konuklar utançlarından kıpkırmızı kesildi. Ancak Atatürk Kral'ın kulağına eğilerek "Bu millete her şeyi öğrettim, ancak uşaklığı öğretemedim!" dedi. Sofradaki herkes Atatürk'ün zekâsına hayran olmuştu. Atatürk garsona da "Görevini sürdür." Dedi.

 Ali Fuat Cebesoy, “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı kitabında anlatıyor:

Mustafa Kemal, 5. Orduda Arap olan askerlere ayrıcalıklı davranılarak onların Anadolu çocuklarından üstün tutulduklarını gördükçe üzülüyordu. “Osmanlılığın aşıladığı bu aşağılık duygudan ne zaman kurtulacağız?” diyordu. Aynı üzüntüyü ben de duyuyordum. Yafa'da Mustafa Kemal’in bölüğünde alaydan yetişmiş Makedonya Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı Anadolulu kıta çavuşlarına karşı sert davranıyor; yeni Arap erlere karşıysa gereğinden çok hoşgörü gösteriyordu. Onların azarlanmasını, hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu.

Mustafa Kemal, başından geçen bir olayı şöyle anlattı: Bir gün Makedonyalı yüzbaşı, kıta çavuşlarından birini bölük komutanlığı odasına çağırdı. Müfit'le ben de oradaydık. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk delikanlısıydı. Yüzbaşı, onurunu kıracak biçimde genci azarlamaya başladı. Daha çok ırkına saldırıyordu.

Sen, nasıl olur da seçkin Arap ırkına mensup peygamber efendimizin kutlu soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Diyordu. “Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin.” gibi gittikçe anlamsızlaşan sözlerle Türk çavuşa hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı ancak gerçek itaatin simgesi olan Türk askeri olarak duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından damlayan yaşlar yanaklarından döküldü.

Dayanamadım. "Yüzbaşı efendi susunuz!" diye bağırdım. Birden şaşırdı, sözlerin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu

— Yoksa kötü bir şey mi söyledim?

— Evet, çok kötü şeyler söylediniz. Buna hakkınız yok. Bu erlerin bağlı bulunduğu Arap ırkı birçok bakımdan seçkin olabilir ancak senin de benim de Müfit'in de ve çavuşun da mensup olduğumuz ırkın da büyük ve soylu bir millet olduğu asla unutulmaması gereken bir gerçektir.

      Yüzbaşı başını önüne eğdi; utanmıştı. Çok yıllar sonra, bir gün Ankara’da beni de tanık göstererek anlattığı bu olay karşısında Atatürk’ün görüşü şuydu : “Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde şu ya da bu nedenle üstünlük olduğunu sanarak kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün soyluluğu ve tarihiyle tanımak ve tanıtmak şarttır.”

      Türk milletinin soyluluğuna, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmayı ve bunu övünçle savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir. Milletine, "Ne mutlu Türküm diyene!" sözleriyle seslendiği zaman, buna bütün varlığı ve içtenliğiyle inanmıştı.

       Akşam Konya Valisi İzzet Bey, Köşk’te bir yemek vermiş, yemeğe Konya milletvekilleri de çağrılmıştı. O zamanlar Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü olarak gezide bulunan Hasan Rıza’nın Soyak’ın bu yemekle ilgili bir anısını aktaralım.

      “Konya’da Atatürk’e, halkça armağan edilmiş olan konakta milletvekillerinden bazılarının da çağrılı olarak bulunduğu bir akşam yemeğinde, milli mücadeleden söz açılmıştı. Sofrada bulunanlar, o zamana ilişkin anılarını anlatıyorlardı. Atatürk çok şenlenmişti. Bu tatlı söyleşinin en sıcak düzeyine geldiği bir sırada, milletvekillerinden Refik Koraltan Atatürk’e yönelik uzun bir söylev vermeye koyuldu. Özet olarak, ‘Her şeyi yapan sensin. Bütün varlığımızı sana borçluyuz. Sen olmasaydın başka hiç kimse, hiçbir şey yapamazdı, bundan sonra da yapamaz. Allah seni başımızdan eksik etmesin..." diyordu. Atatürk’ün neşesi kaçmıştı. Bunalmaya başlamıştı, konuyu kapatmak istedi.

"Beyefendi!" dedi. "Bütün yapılanlar, herkesten önce büyük Türk milletinin eseridir. Onun başında bulunmak mutluluğuna erişmiş bulunan bizlerse ancak onun bilinçli özverisi sayesinde, düşünce ve inanç birliği içinde ortak görev görmüş, öylece başarı kazanmış insanlarız. Gerçek bu kadar basittir."

Ancak Refik Bey alkolün etkisiyle de coşmuştu. Susmak niyetinde değildi, atıldı : "Paşam bu kadar yüksek alçakgönüllülüğe tahammülümüz yoktur." Atatürk artık iyice sinirlenmişti; sesini biraz yükselterek cevap verdi:

"Efendim; izin buyurunuz. Ortada alçakgönüllülük falan yok. Gerçeğin söylenmesi vardır. Size bir şeyi hatırlatacağım. Elbette dikkat etmişsinizdir; ben önümüze çıkan konulara ilişkin her zaman uzun uzadıya konuşur, görüşmelerde bulunurum. Herkesi söyletir ve dinlerim. İtiraf edeyim ki konuşulacak konuların çözüm biçimlerine ilişkin açık bir düşünceye sahip olmadan müzakerelere girdiğim olmamıştır. Bu konularda ancak arkadaşlarımı yani sizleri dinledikten sonra bir kanıya varmışımdır. Nitekim uygulamada olduğu gibi, verilen kararlarda da hepimizin payı vardır, bunu bilesiniz."

Atatürk, biraz susup düşündükten sonra sözlerini sürdürdü:

"Şimdi konunun asıl ince noktasına geliyorum; Beyefendi. İçeride ve dışarıda bana karşı suikastlar düzenlenmesinin neden ve gerekçesi nedir; hiç düşündünüz mü? Bu düzenlerin ardında koşanların benimle bir kişisel alıp veremedikleri mi vardır? O da değil. Sizin sözlerinizin de onların sakat muhakemesine uygun olduğunu bilmem fark edebiliyor musunuz? Çok rica ederim Beyefendi. İçtenseniz bu düşünceyi kafanızdan çıkarınız. Üstelik böyle düşünenlere rastlarsanız onlara da aynı şeyi hatırlatınız. Herkes millete karşı görev ve sorumluluğunu bilmeli ve ülke konuları üzerinde o anlayışla, düşünüp çalışmayı alışkanlık edinmelidir.”

Atatürk, sonra sofradakilere dönerek "Beyler!" dedi. "Size şunu söyleyeyim ki inkılâpçı Türkiye Cumhuriyeti’ni benimle var sananlar çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her anlamıyla büyük Türk milletinin öz malıdır. Değerli çocuklarının elinde sürekli yükselecek, sonsuza kadar yaşayacaktır. Şimdi rica ederim artık bu konuyu kapayalım, bir daha da tekrar etmeyelim."

Yunanlı yazar kitabında şöyle anlatıyor:

“Tarihte iyi ve kötü, mutlu ve mutsuz diye bir şey yoktur, sadece büyük ve küçük vardır... Mustafa Kemal'in eseri gerçekten büyüktür.”

Mustafa Kemal'den memnun olmayanların bulunduğunu biliyor. Hatta ona karşı gizli bir direnmenin varlığını da vurguluyor. Ayrıca... Yeni Türkiye'nin Kemal'in eseri olduğundan şüphe etmeye hazır kesimlerin varlığının da farkında...

“Şüphe edilmeyecek bir şey var, o da şu: Dostlarının saygı gösterdiği, düşmanlarının korktuğu Türkiye'nin, Kemal'in ruhunda doğduğu, onun zekâsı ile işlendiği ve onun elleriyle gerçekleştiğidir.”

 

 Böylesine bir yıkıntıdan sonra... Böylesine bir kuruluş, Türkiye'den başka hiçbir yerde görülmemiştir. O hem ihtilali ve hem de Cumhuriyeti yanlış adımlardan korumuştur. O yalnız dünün galiplerini, düşmanlarını yenmekle kalmamış, en büyük iç düşmanı, yani uyuşukluğu da yenmiştir. Mustafa Kemal bir halk kahramanı, eşsiz bir liderdir. İçinde Asyalı bir kuvvet stoku vardır... O hem Cengiz Han, hem Muhteşem Süleyman'dır. O dünü silkelemek ve aydınlık yarını garantilemek isteyen Türk ruhunun ta kendisidir.

Atatürk Türkiye'sinin yeri nerede diye sorulduğunda:

Thomas A.Vaidis, bunun cevabını "1936'da veriyor ve diyor ki;

“Türkiye, Avrupa topluluğu içinde, en baştaki yerlerden birini almış bulunuyor.”

Ve kitabın sonsözü olarak:

“Atatürk geleceğin kahramanıdır... Dost ve düşmanları ister methedelim, ister hatalarını öne sürelim, onu hayranlıkla hatırlayacağız...”

 Atatürk' ün düşüncelerini ve kişiliğini ortaya koymak ve değişik yönleriyle anlatmak çabasını güderken, çok dar bir çerçeve içinde de olsa, O'nu anlatanlara ve bu ortamda bulunan kişiliklere de değinmiş olduk.

Her hatıranın büyük bir değeri vardır. Uzun, çileli ve çileli olduğu kadar da görkemli bir dönemin güçlü komutanı ve devlet adamıdır Atatürk

Devrin komutanları, tarihçileri, şairleri, yazarları, romancıları ve halk ozanları hep onu anlatmaya çabalamışlardır.

Anlatılanlar gönüldeki Atatürk' tür. O'nun davasına baş koymayanlar,  O'nu anlatamazlar.

 

 

 

Zülfikar Yapar kaleli | 17/04/2014

2 Yorum | 1544 okunma | 0 beğeni

Yorumlar

Yorum Yapabilmek için Üye Girişi Yapmalısınız

Mustafa Acar 17/04/2014 22:47

Söz konunusu ATATÜRKÜMÜZ, VATANIMIZ, MİLLETİMİZ ise gerisi teferruattır. Yayınladığınız için teşekkür ederim.

Yasemin Demir 17/04/2014 20:02

Onu anlatırken dizeler su gibi aktı gitti Atatürk'ü anlamak onun çizdiği hedefleri görmek elinize emeğinize sağlık efendim saygımla ..

Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

Gülseren MORKAN
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
Şiirimi gün seçkisiyle taçlandıran Şiir zama...
(Gülseren MORKAN tarafından)
Devamı
Gülseren MORKAN
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
Çok teşekkür ederim beğeni ve değerli yorumu...
(Gülseren MORKAN tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
günün seçkisini ve değerli ka...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
ECELİM OLACAKSIN
günün seçkisini ve değerli ka...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Pavlov'un Kamikaze Köpekleri ve Siyasete Koşullananlar
günün seçkisini ve değerli ka...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Taş Eridi
günün seçkisini ve değerli ka...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Suyu Sen Diye İçtim
" Şairini ayak izlerinden", dizelerdeki uyak izle...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
Sanki bir felaket, bir kıyım, bir izdiham,yaşan...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Hermann HESSE'den Bir Şiir
Psylaşıp tanış ettirdiğiniz için çok teşek...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
ECELİM OLACAKSIN
Her ölümün elbette bir sebebi vardır.aşina ol...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Pavlov'un Kamikaze Köpekleri ve Siyasete Koşullananlar
Savaş kazanmak için her türlü hileye, taktiğe...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Taş Eridi
Kutlarız başarınızı, nicelerine inşallah. sa...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
/Boş Sayfalar
Ah be ıssızlık !...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Gülseren MORKAN
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
Çok teşekkür ederim beğeni ve değerli yorumun...
(Gülseren MORKAN tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Pavlov'un Kamikaze Köpekleri ve Siyasete Koşullananlar
ne parlak bir savaş zekası! ne kadar acı ...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Taş Eridi
Adana ezgileriyle dolup taşmış bir heceydi.&nbs...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
ECELİM OLACAKSIN
Ahenkli gidişat, şiiri bitirdi bile.  maşu...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Hermann HESSE'den Bir Şiir
Derin tasvirlerle dolu şiir için teşekkürler, ...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Sıkı Tutun Aşkıma/Batma demiştim sana
Harika uyaklarla akıp giden bir şiirdi.  ni...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Yastayım Yasta.
günün seçkisini ve değerli kalemini&n...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı

Linkler