Şiir zamanı 6 yaşında ilkelerinden ödün vermeden güçlü kadrosu ve güzel yürekleri ile altı koca yıl el ele gönül gönüle idik nice 6 YILLARA HEP BİRLİKTE .... (10/10/2019 23:10) | Şiir zamanı şiir dolu güzel günler diler ... (06/10/2019 00:46)


Duyuru

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine Çok+ Bir* [Devamı]

Küçük İskender'in Büyük İskender'liğe Terfisi [Devamı]

GEÇMİŞTEN ESİNTİLER :ZEKİ MÜREN [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Sen benim hiçbir şeyimsin, yabancı bir şarkı gibi yarım, yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, hiç kimse misin bilmem ki nesin? -
    Attila İlhan

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 27 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Ödeşme



Rüzgâr yaramaz bir çocuk gibi koşarak geliyor ve evin önünde aniden susuyor. İçerideki ürkütücü sessizlikten çekinerek pencereden içeri bakıyor, ağaçların arasından arka tarafa dolanıyor ama içeri giremiyor. Yemek masasında karşılıklı oturuyorlar; Müteahhit İhsan ve eşi Ayşe. Masadaki beyaz örtünün üstünde tabaklar, bardaklar, küçük şişelerinde baharatlar var. Bir de minicik bir vazonun içinde birkaç sap nergis. İhsan’ın, ikide bir de eliyle düzenlerini bozduğu kâğıt peçeteleri düzeltip duruyor Ayşe. Bardakları, tabakları bir hizaya sokup aralarında bir boşluk, bir el uzatma koridoru oluşturuyor. Dansa davet eder gibi elini uzatıyor bu boşluktan; erinçsiz ellerine ulaşmaya çabalıyor kocasının.

-Lütfen yapma!

Yavaş yavaş kısılıyor gözlerindeki ışık, matlaşıyor. Üşütme tutmuş gibi titriyor. Daha fazla söz geçiremeyince gözlerine, bir hüzün seli boşalıyor yanaklarından dudaklarına doğru. Dudağında biriken gözyaşları ıslatıyor sigarasını. Sonra derin bir nefes daha; külü yere düşüyor. Umursamıyor. Kitaplığın üzerinde duran eski saate takılıyor gözü. Dedesinin şehirler, evler, hayatlar gezmiş saati bu. Akrep beşte, yelkovan yirmi beşte durmuş. Yelkovanın zorlu yolculuğunda önü derin hendeklerle dolu. An, uzunluğu ölçülemez bir süre. Taşıdığı yıkıcı ve dönüştürücü gücü kim görmezden gelebilir? Her şey bir an da olmuyor mu? Ama bu saat için zaman durmuş, kim bilir hangi hendeği aşmaya çalışırken… Keşke zamanı geri almak mümkün olsaydı. Olsaydı da kocasının söylediklerini hiç işitmeseydi.

-Ayrılmamız gerek!
 
Derin bir sessizlik içinde dinledi Ayşe, yirmi yıldır aynı yastığa baş koyduğu hayat arkadaşını. Bir nefes daha çekti sigarasından; yirmi vefa dolu yılı izledi, pencereden odaya sızan loş, ölgün ışıklar altında. Sessizce oturduğu yerden kalkıp, duvarda asılı duran fotoğrafa doğru yürüdü. Elinin tersiyle, incitmeden okşadı fotoğrafı. Avucunda duyumsadı sevgisini, geride kalan yirmi yılı yaşadı birkaç dakika içinde. Sonra kocasına çevirdi yüzünü.

-Peki…
 




(8 Haziran 2010)
 
İhsan, yüzüne soğuk su çarptıktan sonra ellerini lavabonun iki yanına dayadı, aynada kendine baktı. Banyonun solgun ışığı onu olduğundan yaşlı ve yorgun gösteriyordu. Aynaya sıçrayan su damlaları, parlak yüzeyden aşağı doğru süzülüyor, yüzünde eriyen bulanık izler bırakıyordu. Gerçekliğinden emin olmak istercesine yüzüne dokundu. Sonra aynadaki bulanık aksine bakıp mırıldandı:

“Peki...”

Ofisindeki lavabodan çıkıp, hızlı adımlarla odasına doğru yöneldi. İçeride kendisini ortağı Fuat bekliyordu:

-Merhaba ortak! Nasılsın?
-İyiyim. Sen de pek bir keyiflisin bugün maşallah.
-Unuttun mu bugün nikâhım var Gizemle. Yarın da ilk uçakla Paris’e, balayına…


 O sırada sekreter, çiçek işlemeli tepsinin üzerindeki kahve fincanlarıyla içeri girdi. İhsan, balayının ayrıntılarına daldıkça keyifleniyordu, fark etmedi sekreteri. Fuat, onun fincanını da alıp masasının üzerine bıraktı. Dolu bir yudumda uzadı yüzü. “Akşam evde vereceğim davete geleceksin unutma sakın ?"  dedi Fuat’a. Fuat, düşünceli bir şekilde kahve telvesine bakıyordu. Fincanın duvarlarındaki izleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Yıldızları sönmüştü. Sönerken tüm avuçlarını karaya boyamıştı ama bunu kimse duymuş değildi. Telvelerin kuru, fincanların ıssız olduğunu kimse bilmiyordu. Sonra bir kadın belirdi yatağın içinde. Başı döndü bir an, telvenin içine baş aşağı düşeceğini sandı.
Dişlerini sıkarak ve ancak kendisinin işiteceği bir ses döküldü dudaklarından:

-Belki…
 





(9 Temmuz 2011)
 
Otomobiliyle yavaşça şantiye alanına girdi İhsan.  Bir yandan park edecek uygun bir yer ararken diğer yandan yeni karısı Gizem’in, dikiz aynası vasıtasıyla dudaklarını boyamasını izledi. Araç durunca, ustabaşı Halil karşıladı onları. İnerken eteğinin ucu, aracın döşemesine takılınca Gizem’in bacakları gün yüzüne çıktı. Gören oldu mu diye umursamadı. Ustabaşı Halil’in bakışındaki hınzırlık bu manzaraya tanık olduğunun delili gibiydi.

“Bekçi Rıza yok mu?” diye sordu Halil’e.
-Bilmiyorum bey, bugün hiç görmedim. Kulübesinde olabilir.
 
Kulübeye doğru yürümeye başladı İhsan; aralık bırakılmış kapının arasından içeriyi gözledi, bir yaşam belirtisi bekledi. Kavaklar budanmış, budak yerleri törpülenmiş, sık döşenmişler tavana. Kavakların üstüne özenle örülmüş hasırlar kapatılmış. Yoksul ama buna karşın her taraftan temizlik yansıyor insanın içine. Usta bir elin işlediği görülüyor her köşede.  “Kimse yok mu?” diye seslendi kapı aralığından karanlığa. Ses gelmeyince kapının yanı başında duran ahşap sandalyede soluklanmak istedi. Cebinden sigarasını çıkarıp masanı üzerine özensizce bıraktı. Masa, kısalı, uzunlu eni boyu birbirine uymayan tahtalardan çakılmıştı. Ayakları yuvarlak kızılçam dalından, üzeri verniklenmiş, tahta çivilerle tutturulmuş birbirine. Testerenin, törpünün işlevi gizli gizli görülüyor. Kaba saba ama özgün gereçlerle donanmış bir kulübe…

Şantiyenin dışındaki çamurlu tarlada bir şeylerle uğraşan yaşlı kadın, fark ediyor sonunda İhsan’ı.  Sürülmüş tarlanın kenarında duruyor, ayakları çıplak. Dikkatle izliyor kendisini, konuşmaya karar veriyor olmalı ki, ayağına kara lastikli ayakkabılarını geçirip İhsan’a doğru yaklaşıyor:

 -Hoş geldin bey
-Hoş buldum. Rıza yok mu?
-Yok bey. Çocuğuna okul gereci almaya şehre indi.
-Evli olduğunu bilmiyordum Rıza’nın. Siz kimsiniz?
-Annesiyim. Oğlum evli değil bey. Karısı olacak ucube birkaç ay evvel terk etti bizi. Sen de bilirsin; bizim oğlan akıldan yana biraz fakir; herkes kolayına geçinemez onunla, kahrını çekemez. Haspam da ancak bu kadar sabredebildi. Çok dedim oğluma ama dinletemedim. Dinlemez, hem kıt akıllıdır hem de dik başlı. Hem kel hem fodul. Oysa Yusuf’um öyle miydi hiç sözümden çıkmazdı. Bereket giderken torunumu da götürmedi yanında gelin olacak aşüfte…
-Adın ne teyze?
-Zehra
-Zehra Teyze ayakta durma. Bir sandalye al da gel yanıma otur.
-Yok bey. Ben alışık değilim onlarda oturmaya. Kendimi yere atıp bir de sırtımı dayayabileceğim sağlam bir yapı buldum mu değme keyfime.

Gülüştüler, sonra yavaş hareketlerle, yere koyduğu yün minderin üzerine bıraktı kendini yaşlı kadın. Minderde yanını değiştirirken derinden bir of çekip diken üstündeymiş gibi dikili kaldı. Gevşedi sonra, tam mindere yayılacakken yeniden bir sopa yutmuş gibi dikiliverdi sancısından. Sonra iki yastık üst üste koyup beline destek yaptı. Her yer değiştirmesinde yüzündeki çizgileri izliyordu İhsan. Bu yaşlı kadının haline acımaya başlamıştı.

-Belinden rahatsızsın sanırım Zehra Teyze. Doktora göründün mü?
-Nerede bey. Fakirlik bizim belimizi bükmüş. Ne elde var ne avuçta. Şimdi doktora görünsem, olmayan hastalıkları sıralayacaklar buna ne ömrüm yeter ne varım.  Ben toprakta çıplak ayak yürüyorum, ağrıyı toprak çeksin diye.
-İnşaat bitince evine dönersin, rahat edersin artık.
-Gidecek bir evimiz yok bey.
 
Bu sırada inatçı bir öksürük krizi bütün bedenini sardı İhsan’ın. Dakikalarca aman vermedi. Yaşlı kadın önce “helal” diyerek sırtına vurmaya başladı. Kâr etmediğini anlayınca bel ağrısına nispet yapan bir atiklikle kulübeye gidip bir bardak su getirdi. Suyu içtikten sonra biraz rahatlamış gibiydi İhsan:

-Sen niye doktora gitmiyorsun bey? Hem bak, pek zayıfsın renginde tereyağı rengi gibi sapsarı. Hadi biz fukaralıktan katlanıyoruz hastalık denen illete. Ya size mani olan ne?
“Zaman yok” diyor dalgınca. “Ayrıca yüzümdeki kaşıntılar da arttı. Birkaç gündür de ishalim. Sen güngörmüş kadınsın. Çaresi nedir bu ishalin?”
-Mazı çamı tohumu derler ama ben yine de doktora görün derim sana.
 
Maksadı belirsiz bir sessizlik siniyor yaşlı kadının gözlerine, sonra titreyip durmasından ve yitiklerinden çok ayrı bir duruşla belini dikleştiriyor, tarlada çalışmayı sevdiğini söylüyor. Bostan ekmiş, domates, biber ekmiş, şurası salatalık ekili, şurası sakızkabağı. Az bir şey fasulye… Hayvan gübresine benzer bir kokuyla geziyor, yanakları, elleri, elbiseleri, dili durmaksızın titriyor. Ellerini titremesin diye beline tutturuyor. Yol bitiminde oluşunu yadsıyan bir karalılıkla sebze bahçesini anlatıyor. Daha genç ve güçlü olsa neler yapabileceğine değiniyor sonra. Sırtı çok ağrıyor; bundan yakınıyor tekrar. Ağrımasa tarlada daha çok çalışacak. Ama oğlum yarım akıllı çalışmam gerek diye ekliyor. “Ah Yusuf’um olsa beni çalıştırır mıydı hiç?” “O kızardı benim toprak da çalışmama…” Kızgınlık kelimesini ayrı bir sesle söylüyor. Bu sözcüğe, oğlunun ona kıyamadığı, kayırdığı, koruduğu anlamını yüklüyor.

Konuşma sırasında iki defa ismi geçen Yusuf, nihayetinde İhsan’ında dikkatini çekmeyi başarıyor:
 
-Ne oldu Yusuf’a?
-Gurbet ele çalışmaya gitti bey. Bir daha da geri dönmedi.
 
Bunu söylerken öyle içten bir acıyı dillendirmişti ki kadın, İhsan, Yusuf hakkında daha fazla soru sorup yarasını kanatmak istemedi kadının. Konuyu geçiştirmek isteyen bir tavırla;
 
-Sen Rızayı kötülüyorsun ama çok güzel çay demliyor.
-O değil ben demliyorum bey. Siz içeceksiniz diye özenerek demliyorum. Bey bu evleri kimler alacak?
-Niye sordun?
-Hiç gelenler bizi istemezse gitmek lazım.
-Nereye gideceksin?
-Bilmem Allah nereye derse.
-Karşına bir lamba cini çıksa ‘dile benden ne dilersin’ dese ne isterdin?
-Dişsiz ağzını titreterek gülüyor. Olanaksızlığını bilen bir gülüş ama yine de gözlerinde ışık çizgileri oluşuyor. Yarısı dökülmüş kaşlarını kaldırıp;
-Banyosu ve mutfağı olan şuradaki zemin kat gibi ısıtılması kolay bir ev.
-Başka?
-Oğlumu sürekli bekçi yapsınlar. Yarım aklıyla başka iş bulamaz.
-Başka?
-Başka ne isteyeyim bey. Olursa, evin içine şöyle birkaç gereç o kadar.
 
Yaşlı kadının sohbetini çok sevmişti İhsan. Gizem’in ofiste beklediğini unutup saatlerce kadınla dertleşti. Tüm yaşamı sadece bir didinme olan bu çıplak ayaklı çınarın, tırnakları kırık, bedeni ve ruhu yara yara bere içindeydi ama tüm bunlar onun görünmez derisini hiçbir şeyin örseleyemeyeceği kadar dayanıklı kılmıştı sanki.

“Yarın sana lamba cinini getireceğim “ deyip yaşlı kadının yanından ayrıldı İhsan. Ofisine geldiğinde, ustabaşı Halil’in Gizem’e olan baygın bakışlarını gördü. Görmezden geldi. Sert ve söylediklerinin ivediliğini bildiren bir tonla;

-Bana bak Halil usta. Tamamlanmış binalardan birinin, kapıcı dairesini bekçi Rıza ve annesine vermeni istiyorum. Yarına kadar evi daya döşe. Sabah geldiğimde her şeyi hazır görmek istiyorum.
 


Ertesi gün büyük bir heyecanla geldi şantiyeye Müteahhit İhsan. Ofisine geçmeden doğrudan kulübeye yöneldi. Zehra Teyze’sini kulübede bulamayınca tarlada arandı. Onun bu arayışlarını yanına koşan Halil’in soluk soluğa sözleri bitirdi:

-Bekçi Rıza, dün annesini de alıp gitti bey. Nerede olduğunu bilmiyoruz.

En sevdiği oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi buruk ve belirsiz kalıverdi İhsan. Ne hissedeceğini bilmiyordu ne düşüneceğini de. Hıçkırığın parmak uçlarında gezinen bir sesin yamacından hitap etti Halil’e:


-Peki…
 




(20 Kasım 2011)
 
Tamamen çarşafla örtülü bir sedye koridorda tıkırdayarak ilerliyordu. Arkasından yürüyen kadının yüzü ağlamaktan şişmiş ve morarmıştı. Az sonra inecekleri morgda, eski kocasının bu beyaz çarşafın altından doğrulup üstüne atılmasından korkuyordu. “Yok” diye düşündü kendi kendine. “O, şimdi memeleri yeni tomurcuklanmış, körpe hurilerine kavuştu gelmez artık. “

Ani bir hareketle durmasını söyledi sedyeyi taşıyan müstahdeme. Başını yana çevirdiğinde Gizem’i ve onun sahte yasını teselli etmeye çalışan Fuat’ı gördü. Dört bir yanı alazları göğe değen ateşlerin yandığı kör uçurumlarla çevriliydi sanki. Bir müddet adeta soluk almadan onların gözlerine baktı. Sonra ‘Röntgen Sonuçları’ yazan bir odanın önünde bekleşen insan kalabalığını izledi bir müddet:
Sıranın başında, elinde koca zarfla öksüren, yerinden kıpırdayamayan bir adam… Arkadan uzanan, az önce terini sildiği parmaklarıyla röntgen fişini deliğe iten bir el. Kağıttaki yazıya değil, ter lekesine tiksintiyle göz atan görevli…“Siz hastanın kendisi misiniz?” dedi, fişin sahibine. Öksüren adam hâlâ camdan ayrılmamış, etrafına saçtığı tükürükler belli ki kızdırmıştı görevliyi. “Hayır, yakınıyım” dedi adam. “Kendisi gelsin.” “Kendisi ameliyatta nasıl gelecek?” “Mümkün değil, doktor onu çağırıyor…”
 
O konuşma istemsiz bir şekilde gülümsetmişti gözü yaşlı kadını. Tebessümleri, çağlayanlar gibi aktı; kahkahaya döndü. Koridorun ortasında, sedyede yatan cesedin başında atılan kahkahalar, bütün bakışları kendi üzerinde toplamak da gecikmedi. Delirmiş olmalıydı. Yavaşça sedyeye doğru eğildi, beyaz örtüyü sıyırdı İhsan’ın ölgün yüzünden, elinin tersiyle incitmeden okşadı: “Hatırladın mı kocacım, ben, karın Ayşe.”


Koridorda gözden kayboluncaya değin dikkatle onları izledi Fuat. Sonra bir çırpıda ameliyatı yapan doktorun odasına girdi, İhsan’ın neden öldüğünü sordu. Doktor, kendinden emin bir sesle koydu tanıyı;

“Kanında yüksek oranda arseniğe rastladık. İlk belirlemelerimize göre, uzun süre, düşük dozda, düzenli olarak alınan arseniğe bağlı olarak zehirlenme olduğu anlaşılıyor. Otopsi sonucunda daha detaylı bilgiler verilecek size…”
 




(6 Ocak 2012)
 
Yere, boydan boya duvarda asılı olan halının bir eşi serili, odanın üç duvarına aynı öz renk ve desenli halı yastıklar dayalı. Beyaz vernikle verniklenmiş ahşap olan her şey. Duvarda, vitray süsleme sanatı örneklerinden bir gece lambası asılı, insanın gözü doyuyor izledikçe.

“Ana” diyor Bekçi Rıza, sobanın üzerine güğümle su koyan Zehra’ya. “Kaç zaman geçti demedin hiç; biz neden şehirdeki uğraşımızı bırakıp da bu köyün kara yoksulluğuna geri döndük? Üstelik kapıcı olacakken, rahata erecekken…”

Torununu kucağına aldı yaşlı kadın, fırtınadan yavrusunu koruyan güvercinler gibi kanat serdi üstüne. Sonra yaşlı, titrek ses tonu ile;

-Unuttun mu, kardeşin Yusuf’a bir gömlek almıştım o gün. Hani gurbetten dönüp de, gelince sevinsin diye garibim. Yusuf nasıl geldi ocağına anımsa? Getirdiklerinde o canlı gözlerine nasıl toz kaçmıştı? Soluvermiş… Elimi kesmiştim o gün, şu parmağımı. Nasıl canım yanmıştı nasıl! Sanki parmağımın içinde kurt var, dişleye dişleye dışarı çıkmaya çalışıyor. Canım parmağımın ucunda. Ama Yusuf’umu öyle görünce o kurt hepten büyüdü, tüm gövdemi dişler oldu. Canım hepten uçup gidecekti sanki. Gömleğini alıp, kefeni yaptım Yusuf’umun. O gün yemin ettim, onu benden alana kan kusturmaya.

Hiç anlamadın değil mi? Biz neden sılamızı öksüz koyup yaban ele gittik? Neden yabanın uşağı olduk, ona, Yusuf’umun kanı gibi kıpkırmızı çaylar pişirdik. Desem de anlamazsın sen oğul; biz ödeştik. Yusuf’um olsa iki dedirtmez, lafı ağzıma tıkar hemen anlardı.
 




(9 Temmuz 2010)
 


“Gitmesen olmaz mı yaban ele?” dedi annesi. “Olmaz” dedi. “Ama sana söz; bu son gidişim gurbete. Sen müteahhit kısmını bilmezsin ana; bak üç ay oldu daha vermediler hak edişlerimizi. Tok, açın halinden ne anlasın. Ama bu son. Hem vallahi hem billahi. Paramı alayım, üç beş kuruş da üzerine koyayım döneceğim yurduma.”
 
Elleri acıyor Yusuf’un küreği koltuğunun altına alıp, ovuşturarak dindirmeye çalışıyor sızısını. Eskimiş ayakkabılarından sızan su, ayaklarını üşütüyor. Ayağının birini kaldırıp birini basıyor. “Üşüdüm” diyor. Mırıldanıyor ardından “bari şu üç aylık yevmiyemizi alabilsek.”

Tekrar alıyor eline küreği, yapışıyor deniz kumuna. Ele babam ele. Yoruluyor, kürekle birlikte terliyor. Her kürekte yoksulluğunu anımsar gibi hınçlanıyor. Yorgun düşüp çöküyor bir kenara. Sigarasını yakıp inşaatı süzüyor. Güneş tam tepede, kavurucu sıcak… Sokuluyor amele ekibi bir kahvehaneye, birer ekmek arası. Saat on üç. Yusuf tekrar başlıyor küremeye. Yukarıdan ustabaşı sesleniyor “Yusuf çabuk bir torba çimento getir, asansör bozuk.”  Sırtlanıyor çuvalı Yusuf, gençliğinin dirençliğiyle, “banamısın” demiyor.  Soluk almadan dördüncü katta. “Helal sana” diyor usta başı. Terlemiş göğsü kabarıyor Yusuf’un. “Hem biliyor musun Yusuf, ben Müteahhit İhsan bey ile konuştum, bu hafta eksiksiz alacağız hakkımızı.” Yusuf, mutluluktan kanat takıp uçacak neredeyse.

Sonra tir tir titriyor yapı. Ayaklarının altından akıp gidiyor küre. Uğultular ve çığlıklar kaplıyor gökyüzünü. Toz ve dumandan göz gözü görmüyor.  Belki acı çekmeye bile fırsat bulamadan can veriyor oracıkta Yusufçuk…



 


(8 Haziran 2010)
 


Gözlerini kapıyor Fuat, açtığında yanında Ayşe… Yol alıyorlar denizde. Vapurda iki liseli aşık denizi seyrediyorlar. Suyu görünce tuhaf bir kuğuya dönüyor her ikisi de.

Gözlerini kapıyor Fuat, açtığında yanında Ayşe… Yüzlerce insan deliler gibi alkışlıyorlar. Ne varsa bunda alkışlanacak? Bir adamla bir kadın, yuvarlak bir sahnenin ortasında, kâh sarı kâh mavi ışıkların altında birbirlerinin ruhlarını kesip duruyorlar. Al bir damla sıçrıyor sahneden, Ayşe’nin dudaklarına yapışıyor.

Gözlerini kapıyor Fuat, açtığında yanında Ayşe yok. Sessizce merdivenlerden üst kata doğru çıkıyor. Kapının ardından sesler geliyor. Usulca kapı kolunu çekiyor; Ayşe ve İhsan koyun koyuna yatıyor.
 

Üstüne düşen ışıkta parlayan gencecik, güzel bir kız uyuyor yatağın içinde. Çırılçıplak; bir heykel donukluğunda. Ölüm kokusunun her gözeneğe indiği oda da tek bir soluk bile işitilmiyor. Elini kadının dudaklarına doğru götürüyor; sıcak. Üstüne bir sabahlık geçirip kalkıyor yataktan.

-Uyan artık Gizem
-Daha çok erken nereye gidiyorsun?
-Senin ki gelmek üzeredir ofise. Sen de acele etsen iyi olur, akşama nikâhın var malum.
 
Kısa bir gülüşme anından sonra Fuat, Gizem’in düzenli soluk alışverişlerini dinledi. Göğsündeki kabarmalara kulak verdi. Sonra suçlayıcı bir tonla; “Hiç mi utanmıyorsun yaptıklarından” dedi. “Ben mi şekerim?” diye karşılık verdi Gizem ve ekledi; “Burada utanacak biri varsa o da sensin…”
 
-İstersen hafızanı tazeleyeyim senin. İki yıl önce beni çalıştığım pavyondan alıp İhsan’la tanıştıran sendin. Onunla küçük tesadüflerle, sürekli yollarımızın kesişmesinin arkasında kim var bil bakalım? Kader mi şekerim? Nedeninden emin değilim ama İhsan’ın karısından boşanması için, elinden geleni ardına koymadın. Sadece bununla kalsa iyi; onun haberi olmadan şirkette kendi başına kararlar alıyorsun. Malzemenin en ucuzunu ve kalburüstü olanını kullanıyorsun. Tabii bunlar müstakbel kocam İhsan bey’e birinci sınıf malzeme tutarından fatura ediliyor. Üç aydır işçilerin parasını vermediğini, borsada değerlendirdiğini de biliyorum. Ben başını döndürüp, bu denli kör etmesem İhsan’ı sen bunların hiç birini yapamazsın. Söyle bakalım şekerim hangimiz utanacak mışız?
 
Fuat cevap vermedi Gizem’e. Gözlerini belirsiz bir boşluğa dikmiş, giyinmesini sürdürüyordu. Perdeyi araladı, pencereden sessizce uzun avluya, daracık bahçelerin birbirine eklendiği bahçe zincirine baktı. Arkasından sinsice bir çift el beline dolandı.

-Her şey bir tarafa bütün bunları en yakın arkadaşına neden yapıyorsun?

Sustu Fuat…

O sustuğunda Zehra, dudak payını çay bardağında bırakmıştı, Bekçi Rıza kaçan karısını arzulamıştı aklını kaçırmadan az evvel. O sustuğunda Ayşe’nin dudakları, bir sigarayı daha hakkıyla ağırlamış olmaktan mutluydu, Yusuf’un dudakları enkaz altında yevmiyesiz değildi henüz.

O sustuğunda İhsan…


Vedat Keleş
Yeniden Sanat Ve Hayat, s.47

Vedat Keleş | 08/10/2019

1 Yorum | 25 okunma | 0 beğeni

Yorumlar

Yorum Yapabilmek için Üye Girişi Yapmalısınız

Ramazan Topoğlu 09/10/2019 14:44

Şiirleri kadar öykülemeleri de takdire değiyor Sayın Vedat Keleş'in.
Şu betim örneğin:
"Banyonun solgun ışığı onu olduğundan yaşlı ve yorgun gösteriyordu. Aynaya sıçrayan su damlaları, parlak yüzeyden aşağı doğru süzülüyor, yüzünde eriyen bulanık izler bırakıyordu. Gerçekliğinden emin olmak istercesine yüzüne dokundu. Sonra aynadaki bulanık aksine bakıp mırıldandı:"

Bayıldım.

Bütün olgular öykünün dilinde bence muhterem.
Final Şiirsel:


Bekçi Rıza kaçan karısını arzulamıştı aklını kaçırmadan az evvel.

O sustuğunda Ayşe’nin dudakları, bir sigarayı daha hakkıyla ağırlamış olmaktan mutluydu,

Yusuf’un dudakları enkaz altında yevmiyesiz değildi henüz.
O sustuğunda İhsan.

Kutluyoruz.




Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

Ramazan Efe
Sözümü tuttum geliyorum aşk/ım..
günün seçkisini ve değerli yazarını ...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
MEHMETİM
günün seçkisini ve değerli yazarını ...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
HASRETIN F.C
günün seçkisini ve değerli yazarını ...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Körüşürüz Rona
Güney ruhdaşım. gözlerinden öperim. ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Fatma Çiçek
HASRETIN F.C
...
(Fatma Çiçek tarafından)
Devamı
Ramazan  Boran
Körüşürüz Rona
Adaşım derken yüreğindeki sıcaklığı, yüre...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
/Boş Sayfalar
Teşekkürlerimi sunarım yasemin hanım. ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
/Boş Sayfalar
Öyle deyişinle çoğaldım adaşım. ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
/Boş Sayfalar
Teşekkürlerimi sunuyorum gülseren hanım. anlam...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
/Boş Sayfalar
vedat beyimiz öyle doğruyu söylüyor ki. İş...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Eski Bir Resim
Yüz yıl sonra da keyifle okunacak duvarlara yaz...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
#DİLEK #AĞACI 
Minik şelaleler oluşturan berrak sularcasına ak...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
SUSUZ YÜREK
Alın terleriyle duygularını besleyen, yokumsaya...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Körüşürüz Rona
Bazen hayattan saklanınca insan şiirden, öyküd...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
HAYAT...............D.A
hayata karşı metanetin karnesi. azim, direnç ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Bir bakmışsın
İşte o kadarcık şu hayat. tümsek altına gird...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
*Tren
Gözbahar.. trenler bazen zalim, bazen sevgi büy...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
//*KIRIK BİR KUKLA ÜZERİNE…
Şiirlendik, şenlendik ustam. ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
En Çok Cumaları
İmgelerin kaynağı ve uygulanışı ve de temas...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı
Ramazan Topoğlu
Hepsine dokundum
Dokundum derken dokunaklıydı. ...
(Ramazan Topoğlu tarafından)
Devamı

Linkler