Mesut Kayabaş Gölde'ki yansımalar programı ile şu an yayında göle düşen en güzel şiirler şarkılar tahta masada sakın kaçırmayın ! (19/11/2019 22:25) | Şiir zamanı 6 yaşında ilkelerinden ödün vermeden güçlü kadrosu ve güzel yürekleri ile altı koca yıl el ele gönül gönüle idik nice 6 YILLARA HEP BİRLİKTE .... (10/10/2019 23:10) | Şiir zamanı şiir dolu güzel günler diler ... (06/10/2019 00:46)


Duyuru

Cahit Sıtkı ile Dante ve Ömrün Yarısı [Devamı]

Bilgi Yayınevi'nden İlk baskılarına sadık kalınarak hazırlanan Sabahattin Ali kitapları [Devamı]

Nazım Hikmet: Davet [Devamı]

Ethen Warwick, Villiam Godwvard ve Cortazar [Devamı]

GEÇMİŞTEN ESİNTİLER : SUAT SAYIN [Devamı]

Hoşgeldiniz

Özlü Sözler

    Ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan kadın, kadın karşısında bozulmayan erkek; kalitelidir.
    Maksim Gorki

Çevrimiçi Üyeler

Yakın zamanda sitemizde 0 üye çevrimiçi oldu.
Üyeleri görebilmek için, üye girişi yapmanız gerekmektedir.

BEYAZ BASTON

                                            

 

Bünyamin oturduğu sandalyeyi eliyle yoklayarak bunun bir demir sandalye olduğuna kanaat getirdi, sonra da önündeki sehpayı yine sol eliyle yoklayarak bunun da demir bir sehpa olduğunu anladı. Bir yandan da sol taraftan kesik kesik gelen daktilo sesine kulak veriyordu. Sehpanın üzerinde hiçbir şey yoktu, ne bir gazete ne bir dergi, ne bir kül tablası ne de unutulmuş bir çay bardağı. Sanki burada hiç yaşanmıyordu ya da daktilo sesi daha iyi yankılansın diye tüm oda mümkün olduğunca boş bırakılmıştı. Kalkıp tüm odayı baştan aşağı ellemek gibi bir isteğe kapıldı bir an, hiçbir ses ve kıpırtı duymadığı için burası bir masa, iki sandalye ve bir sehpa ve daktilodan ibaret bir yer gibiydi. Pencere var mıydı, yerini tahmin etmeye çalışırken:

“Doğuştan mı körsün? “ diye sordu daktilonun başındaki polis memuru.

“Sonradan olmuşum, dört beş yaş civarında.” dedi Bünyamin, normal insanlar gibi gözleriyle değil de, kulaklarıyla baktı sesin geldiği tarafa.

“Nasıl olmuş kaza mı?” 

Bünyamin'in içinden bir öfke dalgası geçti. Körlüğü üzerine konuşmayı pek sevmezdi. Hatta sadece körlüğü üzerine değil, bazı densizlerin kendisine hafız diye seslenmelerine de fena halde bozulurdu. Sıkıldığını belli etmemeye çalışarak kulağını polisten uzaklaştırdı.

“Ebem bir cahillik etmiş.”

“ Nerelisin sen, nufus cüzdanında doğum yerin Yozgat yazıyor?”

“Kayseriliyim. “

“ Ne yapmış eben gözüne?”

Sana ne ulan gözlerimden diyecek oldu Bünyamin sözün burasında ama yedigi dayaklar, gördüğü işkenceler aklına gelince sustu.

“ Küçükken gözümün ikisi de trahom olmuş. Ebem de yumura pişirip sıcak sıcak gözlerime bağlamış, açtıklarında artık görmüyormuşum.”

“ Bazı eşyaları, renkleri hatırlıyor musun?”

“Sen soruyorsun ama sigara vermiyorsun. Aşağıdakiler sormadan önce bir sigara veriyorlardı hiç değilse.”

Bünyamin polis memurunun gülümsediğini görmedi ama, ses tonundaki değişikliği farketti. Hemen dibinde oturduğu masanın üzerinden bir şey alındığını ve tek bir darbe ile bu nesneye vurulduğunu duydu. Bunun bir sigara paketi olduğunu tahmin edip o da gülümsedi.

“Al Bünyamin.” Eline değdirilen sigarayı alırken polis memuru “ Dur sana bir de çay getireyim. “ dedi.

Bünyamin eliyle yokladığı uzun sigarayı burnuma götürüp kokladı. Maltepe sigarası hem de uzun diye geçirdi içinden, gittikçe yaklaşan ayak seslerinden sonra masanın üzerine bırakılan nesnenin çay olduğunu kokusundan anladı. Manyetolu çakmağın çat eden sesini duyunca sigarayı ağzına götürüp çakmağın gelmesini bekledi.

“Çek Bünyamin.”

Bir iki derin nefes çekip sigaranın iyice közlenmesini sağladı, sonra da parmak ucuyla bu ateşi kontrol etti. Sıcak köz parmağına değince yanma işinin tamam olduğuna kanaat getirip bir iki nefes daha çekti ve elini masanın üzerinde yavaşça dolaştırarak çay bardağını buldu. Bardağın ağzında parmağını dolaştırarak da kaşığı bulup karıştırmaya başladı. Sanki memuru görecekmiş gibi daktilonun tıkırtılarına doğru dönüp baktı. Bunların iyisi yok, bulundukları yere göre değişiyorlar, bukalemun gibi; burda başka türlüler, aşağıda başka türlü. Sesini tanımasam aşağıdakinin bu olduğuna inanmaya bin şahit ister. Bukalemun sözüne içinden güldü. Bu sözü kullanmamaya gayret ediyordu. Kimi zaman da müziplik olsun diye söylerdi bukalemun lafını. Her söyleyişinde de gülüşmelere sebep olurdu. Karpuz yerken tatlı değilde kırmızı karpuzmuş dediği zaman da kırılırdı millet. Aslında renk yoktu onun için, sadece tat vardı. Mimikler, beden dilleri etkilemiyordu onu; sesteki nüanslar etkilerdi. Bir keresinde ' Bu köpek ısıracak' demişti yanındaki adama; hırlıyan köpek havlamaya bile gerek duymadan doğrudan ısırmıştı da arkadaşı hayrette kalmıştı. O gün biraz kasılmıştı Bünyamin.“Ben arabaların motor sesinden; markasını da modelini de kilometresini de bilirim.” demişti, ama arkadaşının gülmesinden kilometre meselesini tam anlayıp anlamadığını kestirememiş bir kere daha tekrarlamıştı.

“Anlat bakalım Bünyamin”

Sesteki sertlik ve emir hatıralarından ayırdı Bünyamin'i. Yine kulağını memurdan yana çevirip baktı.

“ Neyi anlatayım.”

“Aşağıda anlattıklarını.”

“Duymuşşun işte, bildigin gibi yaz.”

“Biz duyduklarımızı değil senin söylediklerini yazacağız, sonra da sen imzalayacaksın, imza atabiliyor musun?”

“Tabiki atarım, ben körüm çolak değil.”

“İyi tamam, anlat.”

Memurun ses tonu biraz önceki hakimiyetini kaybetmişti; Bünyamin onun kıpkırmızı olduğunu görmedi ama sonraki sözlerde daha dikkatli olduğunu ve mahcubiyetini yine ses tonundan anladı.

“ Sen sor ben söyleyeyim.”

“ Ne işin var burda, seni buraya neden getirmişiz ordan başla.”

Bünyamin, sorguda anlattıklarını bir kere daha anlatıp, “ Partiye ne zaman girdin.” “Kimin altında çalışıyordun .... Mehmet'i tanıyormusun... Kaç kere buluştunuz... Sana ne verdi... Sen ona ne veriyordun.. “ gibi sorulara da kısa cevaplar verdi. Önüne uzatılan kağıt tomarını, eline tutuşturulan kalemle imzaladı. İçini bir serinlik bastı. Yirmi sekiz gündür hücrede tutuluyor, her sorguda anasından emdiği burnundan getiriliyordu. Beton zeminde yatıyor, sadece günde birkez   helaya gittiginde su içebiliyor, kıçını yıkıyor ama ellerini sabunlayamıyordu.

Kağıtların imzalanması artık mahkemeye veya cezaevine gönderileceğinin müjdecisiydi.

“Ne zaman gideceğiz buradan?” diye çoğul sordu. Aynı partinin illegal kolunun yirmiden fazla üyesinin burada olduğunu yüzleştirmelerden biliyordu 

“Yarın parmak izine, ordan da hükümet tabipliğine, ordan da savcılığa, ordan da Mamak Cezaevine. “ diye alay ederek cevapladı memur ve ekledi: “ Mamak'ta senin ananı ağlatırlar. Senin kör olman kötü bir avantaj, merhamet uyandıracağına daha beter tahrik ediyor insanı. Dayak yerken dik duruyorsun sen, yere otur tavsiye ederim. Daha kısa sürer fasıl.”

“ Dayaktan sırtımız nasır bağladı, yüzümüz de fırın kapağı gibi oldu, pişti iyice. Benim derdim dayak, uğradığım hakaret değil, bize bütün bunları yapanların salaklığı. Birkaç yıl içinde özelleştirme adı altında ülkenin tüm malını yabancılara satacaklar. Darbe de bunun için yapıldı. Sindirecekler milleti.”

“Nasıl yabancılara satacaklar, yine başladın Bünyamin.”

“Bak şunu anlamıyorsun, önce yerli sermayeye satacaklar göz boyamak için, sonra onlar da yabancılarla ortak olacaklar, sonra da hisselerini bu ortaklara devredip çekilecek işbirlikçi sermaye. İşletmenin adı aynı kalacak, Türk Petrol, Petrol Ofisi, Et Balık Kurumu, Ereğli Demir Çelik gibi, oraları işletip, kârını memleketine taşıyan da yabancı patronlar olacak. Biz de kendi fabrikamızda köle olacağız. İşgalci askeri güç, işgalci ekonomik güce dönüştü. Bu tür savaşsız işgal etmekse hem masrafsız hem daha kolay; demokrasi silahı lafla çalışıyor ama atomdan hidrojenden daha etkili.”

“Yürü lan tepemi attırma benim.”

“Beraber yürüyelim.” diye alay etti Bünyamin. Kolundan tutan polis memurunun yanında önce asansöre bindiler, kaç kat indiklerini tahmin edemeden   hücresine girdi.

Ertesi gün, açılan demir kapıların sesi ve “Arkanı dön...tamam...şimdi dışarı çık.” komutları ile başladı. Bünyamin merdiven sayma alışkanlığında olduğu gibi bu komutları da saydı. On birinci komuttan sonra hücresinin kapısı açıldı ve “Çık Bünyamin.” komutuyla o da hücrenin dışına çıktı. Arkanı dön komutunun eksik olması Bünyamin'in kör olmasından kaynaklanıyordu. Onun körlüğünü bildikleri için artık sorgularda gözlerini bağlamıyorlardı. Bünyamin'i kolundan tutan polis onu getirip bir kişinin arkasında durdurdu ve:

“Bünyamin, bunun ceketini tut ve bırakma, bunlar nereye giderse sen de oraya gideceksin, uzun uzun merdiven çıkacağız, hepinizi asansör almaz, anladınız mı? “ dedikten sonra on hücrenin kapısını daha açarak” “Arkanı dön, dışarı çık.” komutu verdi içerdekilere. Yirmi bir kişiymişiz diye geçirdi içinden Bünyamin.

Birbirinin sırtından tutmuş yirmi bir kişiyi en öndekinin kolundan tutarak hareket ettiren polis memurunun “Çuf... çuf... çuf.” diye alay etmesine kimse gülmedi.

'Her sahanlığı bir kat sayarsak, dokuz kat çıktık, emniyet sarayı yedi katlı sanırım, eğer biz oradaysak, iki kat daha aşağıdaki bodrumdayız.' diye fikir yürüttü Bünyamin; en son katta neredeyse yirmi dakikadır öylece durup duruyorlardı. Arada bir konuşma ve ayak sesinden başka bir şey duyulmuyordu. İlk defa bir kapının açılmasına dikkat kesildi; ayak seslerinden, yürüyen kişinin topuklarına sert basan bir erkek olduğunu düşünürken, yanına gelen ayak sesinin:

“Ne bakıyorsun lan, niye açtın gözünü.” diyerek sille tokat kendine giriştiğini ancak yumrukları yedikten sonra anlayabildi.

“Ben körüm abi ya.”

“Ha.. körmüsün pardon” dedi, ayakların sesi.

Senin körlüğün benden fazla diye içinden geçirdi ama sesini çıkarmadı Bünyamin, yumruk darbelerinden zonklayan kafasını ve acıyan çenesini oğuşturdu. Tekmelerle ezilen ayak bileklerini ovmak istese de eğilip ovamadı.

Biraz sonra merdivenlerden çıkan bir ayak sesi de girişti Bünyamine gözlerini neden açtın diye. Bünyamin yine “ Ben körüm abi ya. “ dedi, ayak sesi de “ Ha körmüsün pardon” dedi. Bünyamin'in hali böyle daha uzayıp gidecekti ki arkasında duran kişi ceketini çıkararak kafasına örtü. Birkaç ayak sesi daha gelip geçti yanlarından ama Bünyamin'e bir daha girişen olmadı.

“Hey arkamdaki, Allah razı olsun senden.” dedi Bünyamin.

“Üşürsem ceketimi alırım.Sen de yüzünü duvara dönersin.” dedi arkasındaki

Bu ses Mehmet'in, onu da getirmişler, demek ki adını sordukları bundanmış diye içinden geçirirken kolundan tutup yürü dediklerinde, parmak izi sırasının kendisine geldiğini anlayıp çekilen tarafa yürüdü.

İki gün sonra bir minibüse tıklım tıkış doldurulmuş götürülürken artık gözlerindeki bağları açabilecekleri söylendiğinde; gözlerini açanı bir suskunluk alıyordu. Herkes pislik içindeydi; saç sakal birbirine karışmış, ağızda yüzde kabuk bağlamış yara izleri;   kiminin üstü başı yırtılmış ve çoğunun gözlerinden de yaşlar sızıyordu. Bünyamin bu sessizlikten ürktü. Zor duyulur bir sesle:

“Mehmet.” dedi.

“Buyur Bünyamin.”

“ Göz bağını bana versene. Benim yok, bari seninki hatıra kalsın.”

Mehmet “Al.” deyip cebinden çıkardığı kirli yırtık kaşkol parçasını Bünyamin'in eline değdirdi.

Bünyamin eski kaşkol parçasını cebine sokarken birkaç kişi daha yere attıkları göz bağlarını alıp ceplerine soktular.

Minibüs önce hükümet tabipliğine uğrayıp, her tutuklu için ayrı ayrı sağlık raporu alındıktan sonra Samsun asfaltından Mamak Cezaevine giderken herkes tıklım tıkışlığın içinde bulabildiği aralıktan yeni yeni yeşillenmeye başlayan tabiata ve yaprak sürmüş ağaçlara heyecanla bakıyordu. Bünyamin:

“Mehmet dışarısı bahar kokuyor.” dedi.

“Bana ismimle hitap edebilirsin Bünyamin, sağır sultan da adımı duydu artık.”

“Sen bende Mehmet' le özdeştin, ben sana başka adı yakıştıramam, hem bizi sadece sağır sultan duydu.”

“Evet bunda haklısın Bünyamin, şimdi yolun sağ tarafı tamamen gecekondu, biz bu kondulara beş yüz metre mesafede hapis yatacağız, bizden haberleri var mı ki?”

Mamak kışlasının kapısında münibüsten indirilip buyukçe bir askeri kamyona bindirilirlerken bahar dışarda kalmıştı ama kokusu her yerdeydi.

Kamyon durup herkes inmeye başladığında binerken yardım ettiği gibi, inerken de yardım etti Mehmet, Bünyamin'in koluna girdi böylece yan yana durdular. Tutukluların inmesini kontrol eden rütbesiz ama eli değnekli bir asker Mehmetle Bünyamin'i böyle yanyana ve kolkala görünce:

“Siz ikiniz ne yapıyorysunuz lan öyle kol kola, ibnemisiniz? diye öfkeyle sordu.

“ Hayır lezbiyeniz” diye alaycı tonda cevap verdi Mehmet. Bünyamin bu cevaba kıkırdadı kıkırdamasına ama Mehmet de Bünyamin de değnekten fazlasıyla nasiplerini aldılar.

“ Savaş böyledir Bünyamin” dedi Mehmet, “ Savaşın ahlakı yoktur, hangi haklı nedene dayanırsa dayansın, utku bir saniye de sürse yenenler yenilenlere o bir saniyede her türlü haksızlığı yaparlar. Savaşın kimyası; hangi inanç uğruna savaşılırsa savaşılsın   vicdanı yok kılar. Oysa inançtır insanı adaletli kılan.

“Bu sözlerine de bayıldım Mehmet Hocam, ama biz lezbiyeniz dedin ya, asıl ona bayıldım ve dayağa da değdi doğrusu; aynı soruyu bir daha sorsalar da sen de bir daha desen; ben de bir daha dayak yesem hiç umurumda değil.”

“Merak etme dayak faslı burada bitmeyecek sanırım, koğuşlara gidinceye kadar zaman zaman dayak yiyeceğiz. Polisler gibi değil bunlar, rastgele bilinçsiz vuruyorlar, sakat kalmadan koğuşlara geçebilsek. Çok değil daha yedi sene önce Kars'ta yedek subayken bunların elinden tutup anne yazmayı, baba yazmayı, vatan yazmayı öğrettim. Şimdi ben mahkum onlar komutan, savaş böyle kendine göre düzenler hayatı, âlimsen bildiklerinle birlikte ölürsün bir cahilin elinde.

“Siz ikiniz “dedi biraz önceki değnekli asker. Oldukça küçük bir masanın başına oturmuştu. Uzak bir yerden Türk...övün...çalış...güven diye hep bir ağızdan bağıran askerlerin ve postallarından çıkan sert adımların sesi geliyor, koridorda yankılanıyordu.

“ Gelin bakalım.. Sen körsün bir de .. ne işin var bunlarla... acizliğinin de farkında değilsin... yaklaş bakalım.” Tekrar değnegi eline aldı asker. İkinci darbede yere çöktü Bünyamin, polisin verdiği ögüt aklına gelmişti. Gerçekten de yararını gördü. Asker Bünyamin'e bir kere de yerde vurdu vur gücüyle ve gidip masaya oturdu yeniden.

“Sen askerliğini ne olarak yaptın ?” dedi Mehmet'e.

“Topçuydum.”

“Onu sormadım, rütben neydi?”

“Kısa dönem er.”

“ Orada dayak yememişsin sen, yesen burada olmazdın, adam gibi askerlik de yapmamışsın zaten, sen de vatan sevgisi tabiiki olmaz, el bebek gül bebek zengin çocuklarısınız siz, ünüversitede okur, çıkarınız için de vatanı satarsınız, sizin okuduğunuz okula sıçayım ben.” Ayağa kalkarken yere düşen değneği eğilip hırsla aldı. Mehmet değneğin ince bir beyzbol sopasına özenle benzetildiğini o zaman farketti. Omuzundan tutan askerin arkadan baldırlarına indirdiği sopa darbelerini ayağını kaldırarak gidermeye çalışmasına rağmen, değnekli elin hayli usta oluşundan hiçbir darbeyi savuşturamadı, kalçalarına sırtına ve omuzlarına inen darbeleri sırtını dönerek kabullendi. Çökmeyi bilmediği için de fasıl uzun sürdü. Değnekli asker, yirmi bir kişiyi hiç yorulmadan ve usanmadan değnekten geçirdikten sonra Bünyamin'le Mehmet en önde olmak üzere kolkola ikili sıra ve onların arkasında tek sıra halinde   uygun adımla koğuş öncesi kalacakları yere getirip içeri tıktı. Burası üç tarafı duvar örülü, ön tarafı da ayı kafesindeki gibi demir parmaklıklarla kaplıydı.

“Tam bir ayı kafesi” dedi Mehmet Bünyamin'e.

Bünyamin tüm duvarları elleriyle yoklayıp Mehmet'in abartmadığna kanaat getirerek:

“Fındık fıstık da atarlar mı ki?” dedi.

“Dayak attılar ya, daha ne olsun.”

Emniytte geçen neredeyse bir aydan beri ilk defa yemek yediler. Ayı kafesinde kaldıkları on gün içinde kafeste hela olmadığı için helaya nöbetçiden izin alarak tek tek gittiler ve her giden kafası gözü kırık geldi. Sonra grup halinde gitmeye karar verdiler, bu kez grup halinde dayaktan geçirildiler. Kafesin içine işediler ama kafes yine kendilerine temizlettirilrken hepsi birden dayaktan geçirildiler. Zaten yırtılmış olan üstleri başları daha bir dağıldı, uzayan sakalları kirden yağdan parıl parıl parlıyordu ve gömleklerinin yakası kayış gibi olmuştu. Uzamış olan tırnakları cadı tırnağı gibi aşağıya doğru eğrilmeye başladı. Yirmi bir kişi beş kaşıkla karınlarını doyurdular, her gün koridorlarda yankılanan Atatürk'ün 'Türk Övün Çalış Güven' öğüt sözünü dinlediler ve bir çavuştan Atatürk ilkelerini ögrendiler. Mehmet Bünyamin'e dediki:

“Biz bu ilkelere bir de evrenselliği ekledik, aslında cunta bu yüzden kızdı bize ve tüm bu cefalar onun için.” Bu sözleri dinlerken kulağının içi güldü Bünyamin'in.

Bir akşam apar topar koğuşlara dağıtıldılar ertesi sabah da apar topar mahkemeye çıkarıldılar. Askeri hakim Bünyamin'e :

“Anlat Bünyamin, polisler seni buraya neden getirdi?”

“Valla hakim bey.. diye söze başladı Bünyamin. “Ben evde yemek yapmak için mercimek ayıklıyordum ki polis beyler geldiler, beni alıp getirdiler. Anamdan emdiğim sütü bir ayda burnumdan getirdiler. O tutanaklarda yazılanlarla hiçbir alakam yoktur.”

“Sen kör değil misin, mahkemeyle dalga mı geçiyorsun mercimek ayıklıyordum diyerek?”

“ Ben görme özürlüyüm, mercimeği taştan ayıramamak bakar körler içindir, duyan sağırlar da vardır ki; doğruyu yanlıştan ayıramazlar. Ben tekrar söylüyorum, benim o tutanakta yazılanlarla ilgim ve alakam yoktur, düzmecedir ve zorla imzalatılmıştır, zaten görmüyorum, tutanaklar da bana okunmadı. Kendimin ve benle ilişkilendirilen arkadaşlarımın beraatini istiyorum, söyleyeceklerim bundan ibarettir.”

Bünyamin tüm arkadaşları ile birlilkte tek celsede beraat etti ve gece yarısı bir askeri araçla ikişer üçer kafileler halinde Mamak Askeri Kışlasının kapısına bırakıldılar. Bünyamin biraz uzakta Mehmet de bırakılana kadar bekledi ve onu ayak sesinden tanıdı. Kolkola girip Cebeci'ye doğru yürürken Bünyamin:

“Mehmet, görenler bizi lezbiyen zannedecek” diyerek kahkahayı koyverdi.

Mehmet mahkemede beraat etmesine rağmen resmi kurumdaki işinden atıldı. Ticaret yapmaya başladı. Yıllar geçti. Bir gün ögleden sonra işyerinde hararetli bir pazarlık anında ısrarla çalan telefonu müşterilerinden özür dileyerek açtı.

“Efendim”

“Merhaba Tevfik Hocam.”

“Oooo, hangi kurt öldü yav?”

“Ölen kurt yok da Bünyamin öldü.”

“Nasıl olur, daha dün konuştuk onunla?”

“Bünyamin'i bilirsin bazı delilikleri vardı; Avrupa'da körler bastonlarını kaldırınca yaya geçidi olsun olmasın tüm araçlar dururmuş, anlatıp duruyordu; sen kalk bunu Kayseri'de uygulamaya çalış, Yaya geçidinin birinde beklemiş uzun süre, etrafta kimse yok, sıkılmış besbelli, körler için ışıklar da sesli değil, bastonu kaldırıp yürümüş, olan olmuş. Yarın toprağa verilecek köyünde. Hani duyurmadın demeyesin diye aradım.”

Telefonun iki ucunda da bir süre sessizlik oldu.

“Tamam” dedi Mehmet, “ Ben bu gece gelirim, sizde kalayım, sabah cenazeye birlikte gideriz, köy uzak mı sana.”

“Otuz beş kırk kilometre var, yarım saatte varırız.”

“Görüşürüz o zaman.”

“Görüşürüz.”

Telefonu kapatıp bir süre sessiz kaldıktan sonra:

“Kusura bakmayın beyler” dedi “Kötü bir haber aldım da, görüşmeye cuma günü devam etsek.”

Mehmet müşterilerini yolcu edip odasına kapandı; uzun uzun Bünyamin'i düşündü. Kederle yaşlanan gözlerini kapatıp odanın içinde dolaşarak her bir nesneye eliyle tek tek dokundu, yine gözleri kapalı olarak pencereyi açıp baharın kokusunu Bünyamin için içine çekti.

 

 

                                                   15.12.2010 AHMET TAHSİN ÇINAR

 

Ahmet Tahsin Çınar | 27/10/2013

0 Yorum | 966 okunma | 1 beğeni

Yorumlar

Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Siz Olun.
Yorum Yapabilmek için Üye Girişi Yapmalısınız

Radyo


Siz de Dinleyin:

Son Yorumlar

Ramazan  Boran
Ben Kimim Rona
estağfirullah gülsen ablam.asıl üsdade/usta s...
(Ramazan Boran tarafından)
Devamı
Ahmet  Zeytinci
Biz Yaşadık Bunları
teşekkür ederim katkılarınıza saygıyla... ...
(Ahmet Zeytinci tarafından)
Devamı
Nesrin Önem
BUĞULU GÖZLERİN
Acılar demlenir mi bilemiyorum hocam ama o gözle...
(Nesrin Önem tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
Yanmasın Aşk Çöl İçin
Çok güzel beyitlerde yüreğimize hüzün doldur...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
// YILDIZ KAYMASI.....// M.Y
Aman sıkın tutun hocam yıldızı kaymasın. y...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Ramazan Efe
BUĞULU GÖZLERİN
Buğul gözlerde saklı kalanı yakaladığında a...
(Ramazan Efe tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
Tebessüm Ustası
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
GÖZLERİM DOLUYOR BAKTIKÇA RESMİNE
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
Hadi Git .....
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
HASRET CANIMA YETTİ
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
GÜLSEN NE OLUR
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
Ten İçre Nüdofobi
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Yasemin Demir
KIRGINIM SANA
güne yakışan bir çalışmaydı bir hafta bo...
(Yasemin Demir tarafından)
Devamı
Gülsen Tunçkal
...// Fİ TARİHİNDEN AŞIRILANLAR ÜZERİNE...
Nice güzel okuduğum anlamlı şiirlerden birisi,...
(Gülsen Tunçkal tarafından)
Devamı
Gülsen Tunçkal
Ben Kimim Rona
Serbest şiirlerin prenslerinden-siniz.. biraz dah...
(Gülsen Tunçkal tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Gece Tanımları
oldukça değerli imge araçları, tuval oluşt...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
...// Fİ TARİHİNDEN AŞIRILANLAR ÜZERİNE...
ahenkli kurguyu önemseyen bir serbest.  ...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
İhmal etme
rahat bir anlatımla, ahenkli bir aktarım gerç...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Cevahir -II-
İlk öbekteki ahenk, cevahir üzerine odaklanan...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı
Orhan Tiryakioğlu
Yıldızlı şiirler* 21 / Mayın
Sevdalı yüreğin seslenişleri biter mi hiç.&nb...
(Orhan Tiryakioğlu tarafından)
Devamı

Linkler